Reklam vermek için jestgames@gmail.com mail atınız. Reklam vermek için jestgames@gmail.com mail atınız.

Tek link Ultra Hızlı Oyun arşivim Capssız.

American Farmer Herhangi bir oyun yapmak zor olduğu kadar kolaydır da aslında. Zaten eğer böyle bir işe başladıysanız, hali hazırda gözden çıkartacağınız hem maddi hem manevi kayıplarınızın yanında bir miktar da bu işle ilgili deneyim ve yeteneğiniz olmalı. Bu nokta hak vereceğiniz üzere yapacaklarınızın zor olanını oluşturmaktadır çoğunlukla. Peki bir oyun yapıyorsanız ortada bir de konu olması lazım, hangi platformda oyun yapacaksanız yapın; bu da kolay olsa gerek. Çünkü etrafta


Yeni Konu aç
  1. Üyelik tarihi
    11.09.2011
    Mesajları
    2
    Konuları
    1
    Rep Puanı
    10
    İsim

    --------------------------------------------------------------------
    American Farmer


    Herhangi bir oyun yapmak zor olduğu kadar kolaydır da aslında. Zaten eğer böyle bir işe başladıysanız, hali hazırda gözden çıkartacağınız hem maddi hem manevi kayıplarınızın yanında bir miktar da bu işle ilgili deneyim ve yeteneğiniz olmalı. Bu nokta hak vereceğiniz üzere yapacaklarınızın zor olanını oluşturmaktadır çoğunlukla. Peki bir oyun yapıyorsanız ortada bir de konu olması lazım, hangi platformda oyun yapacaksanız yapın; bu da kolay olsa gerek. Çünkü etrafta çok fazla materyal var. Hemen aklıma “bilgisayar toplama oyunu” geldi mesela. Maksat oyun yapmak değil mi?! Yavaş yavaş bu piyasa da çöplük haline gelmeye başladı; ama, çok da ilginç bir konsept olur bu fikir. Satar da. Evet, ben yapayım bunu ilerleyen zamanlarda. Tıpkı Bold Games’in “çiftçilik” oyunu yaptığı gibi.

    Kaz Toprağı, Ek Pancarı

    American Farmer; enteresan bir oyun. Öncelikle hiç akla hayale gelmeyecek bir konuyu işlediğinden dolayı ilgimi çekti ve In Fisherman ile bir miktar da olsa sempatimi kazanan Bold Games çıkışlı bir oyun olmasından dolayı güvendim, aldım. Sonucunda da insanı fazlasıyla üzen görüntülere mahsur kaldım. Benim bu alışılmadık türden oyunları oynama merakım yüzünden başıma çok kötü işler gelecek ya, hadi hayırlısı. “Ben yandım eller yanmasın” diye bu oyunun da derin teknik noktalarına da bir göz atalım bakalım(?).

    Oyunda tarım ve hayvancılık ile geçinen bir kırsal kesim insanını ve onun ailesini yönetiyorsunuz. Tabi karakterlerimiz sürekli bu işlerle haşır neşir olduklarından dolayı toprak ana ile ilgili en ince ayrıntıları bile biliyorlar. İstediğiniz bir haritayı seçerek oyuna başlıyorsunuz direk, herhangi bir tutorial kısmı olmadan. İşte en büyük hata da burada, böylesi sıra dışı bir oyunda eğitim kısmı olmaması. Mönülerde geziniyorsunuz ve “Aa, bu neymiş?” diye onları seçerek oyuna alışmaya çalışıyorsunuz. Traktörler alıyor, bunların arkalarına takılacak ekme biçme römorklarını da ekleyerek oyunun başında size hazır olarak verilen tarlanızı işleyerek ürün alıyorsunuz. Depolara koyarak biriktiriyorsunuz, sonra bunları satarak yeni alet edevat alıyorsunuz ve çark aynı yönde dönmeye devam ediyor.

    Oyuna alışabilmek hayli zor ve sıkıcı. Gerçi orta bir İngilizce seviyesi ile neyin ne işe yaradığını, nasıl kullanılacağını anlayabiliyorsunuz; ama, bunları uygulamaya geçirmek için gerçek bir çiftçi ile ilişki kurmalısınız. Topraktan verim almanın bu kadar zor olacağını bilmezdim. En azından her türlü sıkıntıya böceklerin yol açacağına inanmazdım. Onları ilaçlayınca yetiştirdiklerinizi yok olması da sizi üzmekten öte bir şey yapmadığına da şaşıracak değildim. Zaten gerçekten yok bunlar, hepsi zahiri. Bu da benim tek avuntum olsun bari.

    At Gübreyi, Biç Buğdayı

    Oyun grafik açıdan da hiçbir şey vaat etmiyor. Oyunu strateji ekranında olduğu gibi yukarıdan izliyorsunuz ve bir süre sonra yaptıklarınızdan sıkılıyorsunuz. Kamerayı yaklaştırıp uzaklaştırma imkanınızın size sunulması da ne oyunu yukarıdan oynuyor olmanızı, ne de yaptıklarınızdan sıkılacak olmanızı değiştirmeye yetmiyor haliyle. Çok küçük grafikler ve birbiriyle orantısızlıklar fazlaca gelişigüzel bir görüntü sergiliyor. Bir traktör ile koca tahıl ambarının neredeyse eşit büyüklükte olması inanılır değil. Bu ve bunun gibi daha bir çok komiklikler oyuna ısınmadan soğumanızı sağlamada çok başarılı. Gel gelelim bir de araçlarınızın aşırı süratli hareket ediyor olmaları da apayrı bir sorun.

    link :
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]






    wanted : weapons of fate

    Bir çizgi roman uyarlaması olan Wanted’ın filmiyle beraber oyununun da yapılacağı duyurulmuştu. 2008’de vizyona giren yapım, aksiyon severlerin yoğun ilgisini görerek, gişede hatırı sayılır bir gelir elde etti. Tabii bu ilginin arkasında Angelina Jolie ve Morgan Freeman faktörünün de olduğunu tahmin etmek güç değil.

    Katil doğanlar

    2009’un ikinci çeyreğine girdiğimiz şu günlerde ise Wanted filmini temel alan bir de oyunu satışa sunuldu. Wanted: Weapons of Fate adlı yapımdaki karakterler, filmdekilerden modellenerek hazırlanmış. Yani Wesley Gibson ya da Cross’un oyundaki tasarımları, aktör James McAvoy ve Thomas Kretschmann’dan alınmış.

    [Wanted: Weapons of Fate]
    "Filmde gördüğümüz gibi falsolu mermiler gönderebiliyoruz."

    Filmin hikayesinin devamını işleyen Weapons of Fate’de, bir yandan Wesley’i kontrol ederek, annesi hakkındaki gerçeği öğrenmeye çalışırken, bir yandan da Cross’u yönetip, geçmişte yaşanan ve günümüze ışık tutacak olayları oynuyoruz. İki ayrı tipi yönetiyor olmamıza karşın ortada ayrı bir şey olmadığını belirtmekte yarar var. Zira Wesley’de, Cross’da aynı hareketleri yapmak ile mükellef. Yalnızca silah alternatifleri farklı. Ancak bu da öyle bariz bir değişiklik sayılmaz. Alt tarafı Cross ile dürbünlü tüfek kullanabiliyorsunuz...

    Kavisli mermiler

    Training bölümleriyle başlayan yapımda, ilk etapta birçok özellikten bihaberiz. Sadece elinde silah tutan bir silahşordan farkımız yok. Gears of War ile beraber, üçüncü şahıs görünümlü aksiyon oyunlarının vazgeçilmezi olan siperlerin ardına saklanma özelliği, Wanted: Weapons of Fate’te de mevcut. Hatta tıpkı Gears of War’daki gibi bir köşeden bir başkasına geçebilme imkanımız da var. Bu şekilde ilerleyerek yapay zeka mağduru düşmanları hiç zorlanmadan aşmanız muhtemel. Ancak ilk boss kapışmasında, muhtemelen afallayacaksınız. Zira düşmanınız bir SWAT ekibinin lideri ve elinde kurşun geçirmez bir polis kalkanı var. Dolayısıyla yüz yüze baktığınızda hiçbir kurşununuz ona işlemiyor. Bu yüzden ona gözükmeden siperlerin ardından kaçıp, arkasına yaklaşarak saldırmaktan başka çare yok. Ancak bu bölümü geçtikten kısa bir süre sonra edindiğimiz falsolu mermi gönderme özelliği ile kalkanlı düşmanlar büyük bir problem olmaktan çıkıyor. Klavye ve fare kombinasyonuyla basit bir şekilde yaptığımız hareket sayesinde, hedefinizin önünde bariyer varmış, otomobil varmış, bidon varmış, hiçbiri fark etmiyor... Sizin merminiz üstten alttan yandan dönerek hedefi buluyor. Oynanışa yeni bir soluk ve heyecan getiren bu özellikten kısa süre sonra da, zamanı yavaşlatan Assassin Time’ı kazanıyoruz. Bu sayede bir siperden bir diğerine geçerken, aradaki sürede zaman oldukça ağırlaşıyor ve düşmanları kolaylıkla avlamak mümkün oluyor.

    [Wanted: Weapons of Fate]
    "Yeniden sayıyorum, bu sefer burnumun dibine saklanma! Sağım solum sobe..."

    Yapımın ilerleyiş mantığı bu öğelerin çevresinde dönüyor derken, bir başka sistemle daha karşılaşıyorsunuz. Yine zamanı yavaşlatmayla alakalı olan bu özellik, Wesley’in ya da Cross’un kalp ritminin hızlanması ile meydana geliyor ve tamamen yapımcıların belirlediği noktalarda aktifleşiyor.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]






    Wwe smackdown vs Raw 2010



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Ultimate-Spider Man



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    The Punisher

    The Punisher, Marvel çizgi romanlarını takip edenlerin yakından tanıyacağı bir isim. İlk olarak Örümcek Adam çizgi romanında kendini gösteren, iyilik adına çalışıyor olsa da sert tavrı ve düşmanlarına karşı fazlasıyla acımasız davranması nedeniyle iyi mi yoksa kötü mü tam olarak anlaşılmamıştır. Yine de kendine hatırı sayılır hayran kitlesi oluşturmuş olacak ki, kısa zaman sonra kendi çizgi romanı piyasaya sürülmeye başlanmıştır.

    Punisher, ailesi ve çocukları serseriler tarafından öldürülmüş eski bir polistir. Yaşadığı trajik olay tarafından öyle etkilenmiş ve suç çetelerine öyle kin bürümüştür ki, yaşamının geri kalanını tüm suç işleyen sokak serserilerini öldürmeye adamıştır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan her kahraman gibi yollara düşer ve çeteleri bir bir çökertmeye girişir. Ancak hikayenin gelişimi hiç de düşündüğümüz gibi gitmez. Çünkü Punisher sadece karşısına çıkanı öldüren bir kanun koruyucusu değildir. Karşılaştığı kötü insanlara en akıl almaz yollarla işkence etmekten hoşlanan, onu konuşturmak için türlü metotlar kullanan son derece acımasız bir insandır. Karşısında yalvarmak ya da af dilemek onu yumuşatmaz. Punisher ile karşılaşan her kötü insan tek bir şey ister; acısız bir ölüm…

    Kural tanımayan Max Payne!

    Eskilerin hatırlayacağı üzere Punisher, 1993 yılında arcade salonlarında kendini göstermişti. O da tıpkı Final Fight, Captain Commando gibi yana ilerlemeli, karşına çıkanı öldüreceğiniz oyunlardan biriydi. Punisher ya da Nick Fury’yi seçebiliyor, büyük kötü Kingpin’e kadar ilerliyorduk. Sürekli insanları öldürüyor olsak da en güzel özelliklerinden biri garip esprilerle karşılaşıyor olmamızdı. Üzerinden yıllar geçti ve Punisher ismi yavaş yavaş unutuldu. Hatta yeni nesil böyle bir isimden habersiz yaşıyor iken, Marvel’in ünlü kahramanı sinema filmi ile yine karşımıza çıkıverdi. Filmi yapılan her kahramanın mutlaka oyunun da piyasada bulunması gerekliliği kuralı bir kez daha işledi ve aradan 1 sene kadar geçmeden The Punisher’ın oyunu raflarda yerini aldı.
    [The Punisher] [The Punisher]
    Punisher'dan önce Punisher'dan Sonra

    Punisher, Max Payne’i fazlasıyla andıran, 3. kişi görünüşlü aksiyon oyunu. Karşınıza çıkına öldürüp, çok fazla bulmaca ile uğraşmadan bölüm sonu karakterine kadar gitmemiz gereken bir oyun. Gerek Havok fizik motorunun kullanılıyor olması gerekse ilerleyişinin benzer yapıda olması nedeniyle Max Payne ile aynı kulvarda gösterilen oyun, hikaye işleyişi olarak da büyük benzerlik içeriyor. İzleyeceğimiz ilk demoda, karakterimizin epeyce insanı haklayıp polise teslim olmasını görüyoruz. Daha sonra başından geçen olayları polise sorgu sırasında anlatmasıyla her birini tekrardan yaşıyoruz. Sadece bununla kalmayıp yine Max Payne’de olduğu gibi bilgiler topladıkça eskiye dair bazı ipuçlarını hatırlıyor, flashback’ler yaşıyoruz.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]






    Terrorist Takedown

    “Terrorist Takedown, savaşın en sıcak anlarını görmenizi sağlayacak ve hiç yaşamadığınız deneyimleri sunacak. Amerikan Ordusun kullandığı en teknolojik silahlar; Orta Doğu’nun terörist gruplarına karşı vereceğiniz amansız mücadelede en yakın dostlarınız olacak. Savaşın en kanlı bölümlerinde pek rol üstlenecek, farklı silahları kullanmaz zorunda kalacaksınız. Terörizme karşı kimi zaman makineli tüfek, kimi zaman roketatar kullanırken; helikopterlerin ve araçların üstlerindeki ağır makineli tüfekler ile düşmanı alt edeceksiniz.” Bu okuduklarınız; Terrorist Takedown’un kutusunun arkasında yazanlar. İnsana; “bu oyunu al” dedirten renkli sözcükler. Zihinlerde tipik bir aksiyon oyunu izlenimi uyandırsa da, ekran görüntülerine bakınca gerçekten iyi bir oyun olacağı düşüncesini veriyor. (mu?)

    Savaş meydanına geldik de ne oldu ?

    Malumunuz, Amerika ve Orta Doğu terörist grupları arasında uzun yıllardır bitmek bilmeyen bir mücadele var. Bir tarafta “süper güç” diye tabir edilen ülkenin, son derece güçlü ve teknolojik silahlarla donanmış askerleri, diğer tarafta “hele hele, vıl vıl” nidaları ve iman kuvvetiyle savaşan, Kalaşnikof ve Roketatar haricinde silah tanımayan insanlar. Tek kale oynanan maçlar gibi kuru gürültüden ibaret bir durum. Yine hepimiz biliyoruz ki; bu konu üzerine sayısız oyun yapıldı. City Interactive firmasının da amacı “ya tutarsa?” olsa gerek; bir iki hoş grafik eklenti ile konusuz, atmosfersiz, amaçsız ve lunaparklardaki atış poligonlarının değerini daha iyi anlamamızı sağlayacak bir oyun sürmüşler piyasaya.

    Terrorist Takedown, 16 bölümden oluşan ve sadece “önüne çıkanı vur” konusundan ibaret olan basit bir shooter oyunu. Hatırlarsanız eskiden atari salonlarında “Operation Wolf” isimli, sürekli sola ilerleyen ve sağdan soldan çıkan düşmanları vurmaya çalıştığımız bir oyun vardı. İşte Terrorist Takedown’a da onun üç boyutlu hali diyebiliriz. Ya helikoper tepesinde, ya jipin arkasında ya da başka bir zırhlı aracın üzerinde elimizdeki ağır makineli tüfek ile Allah ne verdiyse, kusuyoruz kurşunlarımızı. Düşman birlikleri ise kim kime dum duma ölüp duruyorlar. Her bölümde düşmanların yeterli kısmını öldürmemiz halinde görevi tamamlıyoruz ve eğer sabrımız yeterli ise bir sonraki aşamaya başlıyoruz.

    Görevler fazlasıyla basit. İlerleyen bir aracın üzerinde olduğumuzdan mouse ile nişan almaya çalışıyoruz o kadar. Gerisi kendiliğinden geliyor zaten. Karşımıza çıkan yaya askerler sabit noktalarda durduklarından en kolay ölenler oluyorlar, siper arkasında ağır makineli kullananlar biraz daha fazla kurşunla ölseler de, araç üzerinde gelen düşmanlar ise; mouse’a hükmetme becerimizi ölçüyorlar. Açık konuşmam gerekirse; yıllardır oyun oynamama rağmen ilk defa bu kadar zor nişan alabildiğim bir kontrollerle karşılaştım. Kötü kontrollere rağmen, yapay zekâ ile uzaktan yakından alâkası olmayan düşmanlar, kolayca ölüyorlar ve bölüm geçmekte zorlanmamız söz konusu olmuyor.

    Savaş atmosferini yaşatmak önemlidir!

    Bir oyunu, daha doğrusu savaş oyununu güzel yapan nedir? Gerçekçi olması, savaş alanını doğal yansıtması, çatışmaların akıcı ve etkileyici olması. Bu oyunda ise; ruhtan ve heyecandan yoksun bir Amerikan askerini canlandırıyoruz. Yanımızdaki askerlerin de bizden geri kalır yanları yok hani. “Şuradan bir kola uzatsana” der gibi; “Öncelikle RPG’li cılızları öldür!” diyen komutanımız, sağ olsun savaş atmosferini bize mükemmel yaşatıyor(!).

    Takedown için; “Savaş alanının sıcak havasını yaşayacaksınız” diyen yapımcıların haklı olduklarını kesinlikle söylemek zorundayım. Savaş alanının sıcaklığını, eklenen bir iki teknik detay ile hissediyor, açık kahverengi ve benzer tonlardaki zemine bakarak; “Sanırım burası çöl. Ve sanırım çok sıcak bir yer” diye düşünmemizi sağlıyolar. Kısacası yapımcılar fazlasıyla amaçlarına ulaşmışlar!

    Hikâyesi olmayan, seslendirmeleri silah zoruyla yaptırılan, gelişen teknolojiye sığınıp, ekran kartlarının ne denli görsel zenginlik sunduğunu, en basit kodlarla ispatlamaya çalışan bir oyun ne kadar iyi olabilirse; Terrorist Takdown da o kadar iyi. Eğer karşınıza çıkan her şeyi öldürmeyi çok istiyor, “Bana konu değil, savaş ve aksiyon lazım!” diyorsanız; Operation Wolf’u emulator yardımı ile oynayın. Terrorist Takedown’u ise; varsa arabanızın aynasına, arabanız yoksa; ilk bindiğiniz minibüs aynasına asın. Belki şoför insaflı çıkar da; gideceğiniz yere bedavaya gidersiniz.




    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Team Apache



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
    i





    StarWars-Republic Commando



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Red Faction Guerrilla

    "Yazı için Ceyhun Aras'a teşekkür ederiz."

    Red Faction (RF), aslında geçmiş olarak gayet köklü ve kaliteli FPS'ler arasına girebilecek bir seri. RF, Mars madencilerine EDF (Dünya Savunma Gücü) askerleri tarafından uygulanan baskı ve şiddete karşı gelen isyancıların kurduğu bir direniş. İlk yapım, hatırlayacağınız üzere mağara duvarlarını istediğimiz gibi yıkabilmemizle bize yaratıcı bir özgürlük sunuyordu. RF2'de yapımcıların bir sözü vardı, oyundaki her yapı yıkılabilir olacaktı. Fakat bu söz yerine getirilemedi, ne hikmettir ki bu iş Guerrilla'ya nasipmiş.

    Mars’a yeni ayak basan ve kardeşi aracılığıyla RF'a katılan Alec Mason'ın hikayesini anlatan, en azından anlatmaya çalışan Guerrilla, sadece yıkım olarak özgürlük sunmuyor. Mars’ta tıpkı bir GTA oyununda olduğu gibi özgürce gezip, tozabiliyorsunuz. Size oyun boyunca verilen görevlerin yanında, yan görevleri yapabilir, EDF binalarını hatta isterseniz gidip kendi üslerinizi yağmalayabilirsiniz. Yapım kesinlikle önünüze bir engel koymuyor.

    [Red Faction: Guerrilla]
    "Oyunda azımsanmayacak derecede geniş olan araç seçenekleri mevcut. Dozerinden tutun da, ralli arabalarına benzeyen arazi araçlarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor."

    Yıkım seçenekleriniz ise azımsanmayacak kadar geniş. İster binayı temelini patlatarak veya çekicinizle kırarak yıkın, isterseniz farklı şekiller bulun. Örnek vermek gerekirse; bir binayı, aynı kaydı kullanarak tekrar tekrar yıkın. Her seferinde farklı şekillerde yıkmanızı sağlıyor oyun, patlama alanına göre çevredeki nesneler de nasibini alıyor. Bu durum çatışma atmosferini iyiden iyiye etkiliyor. Özellikle ekibinizle EDF bölgelerini bastığınız veya savunma yaptığınız ufak görevler gerçekten harika.

    Bir kamyonet aldım kızıl toprakları eşelerken

    Oyun boyunca yandaşlarınız adına yaptığınız her şey, size saygınlık ve yardım olarak geri dönüyor. Şöyle ki, yapımın altı parçaya ayrılmış geniş haritasında, bir bölgeyi özgürlüğüne kavuşturmak için ana görevlerin yanında EDF üslerini yıkmak ve yan görevleri yerine getirmelisiniz (Hepsini yapmamıza da gerek yok ayrıca). Bir süre sonra diğer Red Faction üyeleri başınız derde girdiği zaman size yardım etmeye başlıyor. Bu görevlerin arasında araç kaçırmak, EDF üslerini basmak, belli bir süre içinde bir binayı yıkmak gibi RF Mars’ının sıradan işleri mevcut. Aslında, yaptığınız yan görevler belirli tiplerde olmasına karşın, Guerrilla’nın sürekli zorlaşan ve değişen yapısı sayesinde sıktığı söylenemez.




    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]


    Red alert 2


    Başlamadan Önce
    Başka bir rehberle tekrar huzurlarınızdayım arkadaşlar.. Hiç kimse dibini kaldırıp hangi oyunun rehberini istediği yönünde mail atmadığı için Red Alert 2’nin rehberini hazırlamayı kendi kendime vazife edindim. İşbu rehber, strateji oyunlarında “ace” rütbesinde olmadığınız varsayılarak hazırlandı ve oyun 1.02 versiyonunda, medium zorluk seviyesinde oynandı. Eğer “ben şahane oyuncuyum, tüm stratejileri havada karada ikiye katlarım” gibi bir iddianız varsa başka bir sayfaya geçmenizi şiddetle tavsiye ediyorum, hem boşuna vakit kaybetmez hem de “o görev öyle mi açıklanır, bak ben yazayım da gör” şeklinde takriben 20 word sayfası tutan mailler gönderme zahmetine girmemiş olursunuz..

    Yeni başlayanlar, toplanın etrafıma.. Bu bir strateji oyunu ve adım adım bir çözüm yazmak söz konusu değil, ben o görev için kullandığım stratejiyi anlatacağım, ister onu aynen kullanır ister sadece bir fikir edinmek için bakarsınız. Daha iyi bir fikriniz olduğuna inanıyorsanız, uygulamaktan çekinmeyin. Neticede bu bir adventure değil ve çözüme göre oynamazsanız görevi başaramazsınız gibi bir şey de yok..

    Tüm C&C oyunları aynı prensibe dayanır: İyiler her zaman için karada güçsüz, havada rakipsizdir ve kötüler de her zaman için karada güçlü havada zayıftır.. Red Alert 2’de de böyle. Açıkçası Rusları oynuyorsanız ne kadar “yeni başlayan” olursanız olun, kaybetmeniz imkansız gibi bir şey. Red Alert 2 çok zor bir oyun da değil, o yüzden bu türe alışmak için mükemmel bir oyun olduğu kanaatindeyim. Kendi başınıza ilerlemeye çalışın, zorlanıyorsanız rehbere bakın ve şahane ara demoların keyfini çıkarın.. İşte başlıyoruz. Birimler ve Araçlar AMERİKA

    G.I. Standart piyadeniz. Üzerine çift tıklarsanız siper alıyor ve bu durumdayken atış gücü ve dayanıklılığı artıyor. Çatışma sonrası sağ kalanlar rütbe kazanıyor ve daha da “gelişiyor”. Ne kadar gelişiyor derseniz, “üç şeritli” olanlara saldırmadan önce iyi düşünün derim! Böyle bir birim, siper almış durumdayken bir Rhino Tankını kahvaltı niyetine yiyebiliyor, üstelik kendini iyileştirme gücü de var. “Üç şeritli” her birimin kendini iyileştirme yeteneği var zaten. G.I.'lar oyundaki en güçlü anti tank ünitelerinden. Ancak doğru kullanılmaları gerekiyor. G.I.' larınızı sniper’lardan koruyun! IFV ile birleştirmeyin! Yüksek yerlere veya ağaçlık alanların içine saklayın. 10-15 doğru yerleştirilmiş G.I. ve 2 IFV'ye bindirilmiş Crono Legioner sizi bütün saldırılardan korur. (Hava saldırıları hariç, V3'ler de menzillerinden dolayı hava saldırısına giriyor!)

    Rocketeer Sırtına jet motoru takılmış piyade. Bunları sadece üssünden uzaklaşmış war miner avlamak için kullanmanızı öneriyorum, eğer yakınlarda flak cannon varsa üretme zahmetine girmeyin çünkü anında ölüyorlar. Atış güçleri çok düşük ancak iki araç (flak trak ve flak cannon) ve bir birim (flak trooper) dışında düşmanları yok. Dediğim gibi, üsten uzaklaşmış piyade ve araç avlamak için kullanın bunları ama çok etkili olmalarını da beklemeyin. Tiberian Sun oynayanlar Jump Jet rush olayını bilirler. Aynı taktik Red Alert 2'de de geçerli. O yüzden erken gelen 10-15 Jump Jet sonunuz olabilir. Oyunun başında gerekli yerlere Missile Turret’ları dikmeyi unutmayın.

    Spy Adı üstünde, casus! Daha çok multiplayer’da kullanılabilecek bir birim, sizin birimlerinizden biri gibi görünüyorlar ve onları tespit edebilen tek güç attack dog’lar. (Engineer’lar da aynı görevi görüyor. Dedector denilen bu özellik, düşman spy' larını görmeye yarar. Kendi üssünüzde engineer'ınız varsa köpekler gibi onları tespit eder ama engineer saldırmaz; onun yerine yakındaki piyade ve tanklar saldırır. Aynı şekilde attack drone adı verilen Rus terör ünitesi de spyları tespit etmeye tank ve piyade yok etmeye yarar.) İşlevleri ne derseniz, bunlardan birini düşman binalarına sokabilirseniz özel bazı birimler üretebiliyorsunuz, ancak en kullanışlı tarafları power plant’lere girdiklerinde gücü bir süreliğine kesmeleri ve bu süre boyunca üssün savunmasının düşmesi. Üretim yapmak ve örneğin prism tower’ları çalıştırmak için enerjiye ihtiyaç duyarsınız, spy bu enerjinizi çalıyor işte. Sıkı bir saldırı öncesi kullanılırsa çok etkili olabilecek bir birim, ama ancak multiplayer’da. Single player için üretme zahmetine girmeyin, multiplayer’da ise fırsat bulursanız kullanın, ne olur ne olmaz diye kendi power plant’lerinizin etrafına da birkaç dog yerleştirin. En etkili saldırısı barracks, war factory ve tech center'a sokulmasıdır. Standart olarak barracks'a sokulduğunda bütün saldırı piyade birimleriniz (veteran) olarak üretilmeye başlar. War factory'e sokarsanız bütün tank türü saldırı üniteleriniz, Kirovlar ve Nighthawk Transport'lar aynı şekilde veteran olarak üretilirler. Soviet Tech Center'a soktuğunuzda ise secret unit Prism Commando Yuri sizin olur. Barracks’taki icon'u aktif hale geçer. Fiyatı $1000'dır. Düşman ünitelerini aynen Yuri gibi çalmaya yarar. Ally Tech Center'ına sokarsanız Crono Commando Seal sizin olur. Single Play'deki Seal'ların karadaki özelliklerine sahip olan bu ünitenin fiyatı $2000. Neden bu kadar değerli derseniz; aynen Crono Legioner gibi kendi kendini ışınlama yeteneğine sahip. Seal'ların özel MP5'ini kullanıyor ve bina yok etmek için bire bir. IFV'ye konduğunda ise aynen Seal özelliği gibi Elite Marine etkisi yaparak çok güçlü ateş gücü sağlıyor. Düşman Rafinery'sine girdiğinde ise credit’leri çalıyor..

    Attack Dog Piyade katili. Tek başına üç dört piyadeyi ham yapabiliyor. C&C serilerinde, piyadeye karşı en etkili güç yine piyadedir, yani adamın üstüne son teknoloji otuz tane füze yağdırsanız veya on tankla birden ateş etseniz ölmez de, başka bir piyadeyi kullanırsanız ölür. İşte attack dog piyadeye karşı piyade kullanmanızı gereksiz kılıyor, düşman üssünü dağıtmaya gittiğinizde yanınıza boşuna piyade almayın, iki üç tane attack dog yeterli.





    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Ray city



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Quake 2



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Prototype

    Bilim adamları geçmişten günümüze iyi ya da kötü niyetli muhtelif deneyler yapmıştır. Bu olayların resmedilişinde, ilgi uyandırması açısından kötü olanlar hep baz alındı. Bilimsel hatalar, film ve oyun sektörü için son yıllarda hep ilgi uyandırıcı bir alan oldu. Birileri bir yerde hata yapacaktır ve bu dünyanın sonunu getirecektir… Sinema ve oyun sektöründe benzeri örneklerin çok olduğu virüs vakaları, bu sefer de yeniden karşımıza çıkıyor, ancak Prototype ismiyle farklı bir şekilde…

    İyi mi? Kötü mü?

    Deney gazisi ve aynı zamanda bizim kahramanımız olan karakterin adı Alex Mercer. Onun sıra dışı özellikleri daha da güçlü hale getirilmek istenirken, ortaya büyük bir vaka çıkmıştır. Alex’te kullanılan bu virüs insanlar için kötü bir kaderin başlangıcı olacaktır. Şehre büyük bir hızla yayılan salgını önlemeye çalışmak ve yapana hesap sormak hedefimiz haline gelmiştir. Alex Mercer virüse karşı bağışıklıdır ve bu virüs kendisine büyük güçler katmıştır. Öyle ki, bir bina boyu sıçrayabiliyor, her yere tırmanabiliyor, Wolverine gibi pençelere ya da bir tankı patlatması için balyoz ellere sahip olabiliyor.

    [Prototype]
    "Yerden kazıklar çıkartıp, toplu katliam yapabilirsiniz."

    Böyle bir olay nerede olur? Tabii ki Amerika’nın New York şehrinde gerçekleşir. Yapımı açtığımda gözüme görünen grafikler hiç ilgi çekici değildi. Tekrar grafik ayarlarına dönüp açılası daha fazla detay arıyordum, fakat görsellik böyleydi. İnsanı başlangıçta soğutan eski nesil grafiklerle yapımcılar büyük hata yaptılar. Oyunda New York’un bir bölümü yer alıyor. Şehrin büyüklüğü, kalabalığı ve güzelliği ekrana yansıtılmaya çalışılmış, fakat bu görsellikle pek ilgi çekici görünmüyorlar. Başlangıçta bu yüzden soğuduğum Prototype’e, oynanabilirliğin iyi olacağı umuduyla devam ettim.

    Karakterimiz çok iyi sıçrama, tutunma ve vurma özelliklerine sahip, virüs kendisine güçler katmış. Yapımdaki sağlık arttırma detayı iyi düşünülmüş. Alex’in bir sağlık barı var. Bu bar aldığımız yaralar sonucu düşerken; ihtiyacımız olan virüslü bir insan ya da canavar bulup onu öldürmek. Onları öldürdüğümüzde sağlığımız artıyor. “Virüslü insanı nasıl fark edeceğiz?” gibi bir düşünceniz de olmasın. Virüslü insanları termal olarak görebildiğiniz bir özelliği aktif hale getirebiliyorsunuz. Bu sayede sağlık barınızı artırabilecek insanları kolaylıkla fark edeceksiniz. Karakterimiz ayrıca istediği insanın kılığına girebilme yeteneğine sahip. Birçok görevi düşman kılığında tamamlayacağız. Yapacağımız iş sadece kılığına girmek istediğimiz insanı öldürmek olacak.

    Prototype’te deneyim puanı yer alıyor. Düşman öldürdükçe ve etraftaki objelere zarar verdiğimizde puan kazanıyoruz. Daha sonrasında bunları özel güçlerimizi açmak için harcıyoruz. Yeni combolar kullanabiliyoruz. İlerde açılabilecek yeteneklerde, bize çok yardımcı olabilecek özellikler yer alıyor.

    [Prototype]
    "Düşmanlarımız arasında ordu ve virüse yakalanmış insanlar dışında, yaratıklar da bulunuyor."

    Etrafı dağıtmakta özgürsünüz

    Oynanabilirlik kendini biraz tekrar eden cinsten olabilir, fakat hikaye ve özgür oynanış sizi yapıma bağlıyor. Askeriyenin içine sızmak için, belli başlı komutanları kaçırıp, öldürüp, kılıklarına giriyoruz. Girişi özel olan binalara girebiliyoruz. Kılık değiştirme işi sadece bu tür görevlerde değil, kovalamaca yaşadığımız sahnelerde de büyük iş görüyor. Helikopterler ve tanklar sizi kovalıyorken kendinizi bir an kaybettirdiğinizde, kılık değiştirip onların sizi görmemesini sağlıyorsunuz.

    Görevleri yapıyorken, askerlerin telsiz konuşmalarını duyuyor olmamız hoş bir ayrıntı. Sizi vurduklarında, ateş ettiklerinde ya da kaçırdıklarında tepkiler veriyorlar. Şehirde gün geçtikçe virüs yayılıyor ve insanlar zombi şeklinde New York’u alt üst ediyorlar. Yapımcıların bu detaylar üzerinde çok durduklarını hissedebiliyorsunuz. Siz görev peşindeyken ya da geziniyorken, askerlerin virüslü insanları öldürdüğünü, şehrin çeşitli bölgelerinde virüslü insanların başkalarına saldırdığına tanıklık ediyorsunuz. Binaların üstlerinde geziniyorken, yukarıdan şehri izlemek gerçekten etkileyici bir his bırakıyor. Özellikle de şehrin içler acısı durumda olduğunu görmek...



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    pes 2007


    Konami, Pro Evolution Soccer serisinin yeni oyunu Pro Evolution Soccer 2007'yi duyurdu. Merakla beklenen oyun; PC, PS2, Xbox 360, Nintendo DS ve PSP platformları için, Ocak ayında piyasaya çıkarılacak. Pro Evolution Soccer 2007 aynı zamanda PS3 için de hazırlanıyor, fakat çıkış tarihi kesinlik kazanmış değil.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]






    Prison Break Conpiracy

    1997 yılında yayınlanan Oz dizisi, hapishane konseptini çok iyi uygulayarak Türkiye'de hatırı sayılır hayran kitlesi edinmişti. Hapishanenin acımasız yaşam koşullarını gözler önüne seren yapım 6 sene boyunca dünya piyasasında kendine yer bulmuştu. Seneler 2005 yılını gösterdiğinde ise dünya gençliğini ve dizi severleri memnun edecek, Oz gibi hapishane konseptini uygulayan Prison Break çıktı. Çıkması ile popüler olması bir oldu. Bilhassa zekâ isteyen bölümleri, gerekse heyecanı hep üst düzeyde tutması hayran sayısını git gide artırdı. Lincoln Burrows'u oynayan Dominic Purcell ve Michael Scofield'i oynayan Wentworth Miller'ı kendilerinin bile beklemediği kadar meşhur etti. Oyun dünyası da beklenen şekilde büyük hayran kitlesi olan diziyi kendi sektörüne uyarlamaya başladı. Aslında bunun için geciktiklerini bile söyleyebiliriz.

    Film veya diziden uyarlanan oyunların birçoğu hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Arada istisnalar olsa da bu tarz yapımlara soğuk baktığımı söyleyebilirim. Bunun sebebi ise genellikle dizinin veya filmin hayranlarının duygusunu sömürüp, içi boş yapımlar piyasaya sürmeleridir. Şimdi ise elimizde aslında kurt yapımcıların önceleri çıkarmalarını beklediğim meşhur dizinin Zootfly tarafında geliştirilen, Deep Silver tarafından yayınlanan oyunu Prison Break: Conspiracy var.

    Fox River'a geri dönüş

    Kendimize kullanıcı ismi oluşturup, new game dediğimiz anda ilk sürpriz ile karşılaşıyoruz. Parmaklarımızın ucunda bulunan karakter yakından tanıdığımız Michael Scofield değil 'The Company' adına çalışan ajan Tom Paxton. Görevimiz ise Michael Scofield'ın banka soyup hapishaneye girme teşebbüsü arkasında yatan gerçekleri bulmak. Kısacası biz de onun gibi belli amaç doğrultusunda isteyerek hapishaneye düşüyoruz. Prison Break'i takip edenlere müjdem ise ilerleme boyunca dizide açığa çıkmayan, üstü örtülü olayları öğrenebiliyoruz. Hikâye örgüsü olarak başarılı bulduğum yapım dizinin ilk sezonu ile paralel gidiyor. Bunun sonucunda yaptığımız görevlerin birçoğu kapalı alanlarda geçmekte.

    [Prison Break: Conspiracy]
    Maceranın büyük kısmında gizlenerek ilerliyoruz

    Zaman zaman dışarı çıksak da yine hapishane sınırları içerisinde bulunuyoruz. Yakından tanıdığımız önemli karakterler ile konuşabiliyor, onlar adına görevler gerçekleştirebiliyoruz. Bunlar arasında Sucre, T-Bag, Bellick, Sara Tancredi, Lincoln, Scofield, C-Note ve en sevdiğim karakterlerin başında gelen Abruzzi bulunmakta. Tabi bunun kısa konuşmalar olduğunu söyleyelim. Hatta çoğu, hikâyemiz boyunca önümüze çok az çıkıyorlar. Fox River gayet canlı tasvirlenmiş olup, sanki oradaymış havasını yansıtmayı Zootfly iyi kotarmış.




    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Prince Of persia 2

    İlk oyun bilgisayarlarında canlanmış olan oyunların, daha sonra PC’lerde, teknolojinin nimetlerinden faydalanarak tekrar canlanması, şahsen benim oldukça hoşuma giden bir olay. Düşünsenize, eskiden severek oynadığımız bir oyun, yeni ve daha güzel grafikler ile tekrar karşımıza çıkıyor. Böylelikle, yeniden canlanmış oyunları PC’lerimizde tekrar oynamak daha da zevkli bir hal alıyor. Prince Of Persia da bu oyunlar kategorisine giriyor.

    Amiga zamanlarından hatırladığımız bir oyundur Prince Of Persia, hatta Prince Of Persia 2’de çok eski zamanlara dayanır. Akıp giden zaman ile birlikte, Prince Of Persia’da gelişti ve 3D aleminde, o da kendisine bir yer buldu. PC’ler için hazırlanan Prince Of Persia 3D’den sonra, sevgili prensimiz, yeni nesil bilgisayarlarımızda da ün saldı. Bu ün, Sands Of Time oyunu ile birlikte doruk noktasına ulaştı, bu başarılı seriyi devam ettirmemek olmazdı tabi ki. Şimdi sırada yepyeni bir Prince Of Persia 2 var, ama şunu da hatırlatalım, oyunun isminin değişebilme olasılığı da bulunmakta.

    Sands Of Time, oldukça sevilerek oynanan bir oyundu, yanlız ufak tefekte olsa eksik yanlar barındırmaktaydı. Prince Of Persia 2 ile birlikte, bu eksik kısımların da tamamen onarılması ve oynanabilirliği yüksek bir oyun ortaya çıkarılması planlanıyor. Bu yeni oyun, Sands Of Time’ın yaklaşık bir 7 yıl kadar sonrasında geçiyor. Sevgili prensimiz, kötülere karşı koymak için yeni bir maceraya atılıyor. Üstelik insanlığın da tehdit edildiği, uğursuz bir adada. Etrafımız su ile çevrili, demek ki işimiz daha da zorlaşıyor ama prensi alt edebilmek o kadar da kolay değil.

    Prince Of Persia 2’de öncelikle grafikler gözle görülür bir biçimde geliştiriliyor. Böylelikle artık hem çevre detayları, hem de prensimiz göze daha detaylı bir biçimde gelecek. Oyundaki en önemli rötuşlar, dövüş sisteminde ve prensin uygulayabileceği hareketlerde gerçekleştiriliyor. Artık prensimizin, çok daha dinamik ve yeni hareketlerden oluşan bir dövüş sistemi bulunuyor. Değişik bitirici hareketler kullanabiliyor, ayrıca düşmanımızın arkasına geçerek onu kalkan olarak kullanıp, bitirici bir hareket ile birlikte ikiye ayırabilecek. Bunun gibi daha nice hareketleri oyunda uygulayabilmek mümkün olacak.

    Kılıçlarla oldukça haşır neşir olan prens, artık uzak mesafeli saldırılar olarak nitelendirebileceğimiz “projectile attack” özelliklerini de uygulayacak. Dövüşün yanında, zor durumları da lehimize çevirebilmek için, çeşitli güçler uygulayabileceğiz. İlk oyundan da hatırlayabileceğimiz Rewind özelliği, oyunda yerini koruyor. Bununla birlikte birçok yeni özellik oyuna ekleniyor. Bazı durumlarda, uygulayabileceğimiz özel bir güç sayesinde, çevremizdeki düşmanların hareketleri yavaşlayacakken, biz normal hareketimize devam edebilecek, böylece düşmanlarımıza göre daha avantajlı bir hale gelebileceğiz.

    Prince Of Persia serilerinden alıştığımız üzere, Prince Of Persia 2’de yine bizi daha da zorlayacak olan tuzakları geçmeyecek çalışacak, bulmacaları çözmeye çalışacağız. Bunlarla uğraşırken, prensimizin yeni hareket yeteneklerinden de faydalanabileceğiz. Çeşitli zeminlere göre, daha değişik ve fazla hareket uygulayacağız. Artık ip kullanarak, duvar üzerinde yürüyebilmek ve bir sürü hareket yapabilmek mümkün olacak. Ayrıca, duvarda yürüme hareketi uygularken, bir yandan da düşmanların kafalarını uçurabilmek de, oyuna ayrı bir hava verecek. Öldüreceğimiz düşmanlar, tehlikeli korumaların yanında, yaratıklardan da oluşabilecek. Üstelik yapımcılar, düşmanların yapay zekası üzerinde de oldukça uğraşıyorlar. Sanırım bu seferki oyun, hem rastlayacağımız düşmanlar, hem de karşılaşacağımız tuzaklarda açısından bizi zorlayacak gibi görünüyor.

    Oyunun yapım aşaması sürmekte ve eklenecek olan bir sürü özellik bulunuyor. Örneğin, daha çok hareket, daha fazla dövüş kombinasyonları ve prensimizin kullanabileceği daha çok özel güç. Bunların hepsini, oyunun yapımı süresince ve elimize bilgi ulaştıkça sizlere iletmeye devam edeceğiz. PC’lerin yanında PS2 ve Xbox için de hazırlanan ve şimdiki adıyla Prince Of Persia 2, bu senenin Kasım ayında piyasalardaki yerini alacak.






    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Postal 2

    Gerekliliği kesinlikle tartışmaya açık, oynamanın zevkli olduğu da

    Gerek sitemizde gerek ise dergimizde Postal 2 ile ilgili bir çok ön inceleme yazısı yayınlandı. Her birinde ilk oyundan değişik fikirler ile bahsetmiştik. Bundan dolayı ilk oyun ile ilgili tekrardan bir hatırlatma yazmak istemiyorum. Direk Postal 2'ye girelim. Teknolojinin ve oyuncunun beklentilerinin değişmesi ile oyunlar iyice gerçekçi olmaya başladı. Tabi ki Postal 2'de bundan nasibini aldı. Artık eskisi gibi tepeden görünüş çizgi film tadında bir oyun değil. Karşımıza olabildiğince gerçekçi bir FPS olarak çıkıyor.

    Marketten süt almak hiç bu kadar aksiyonlu olmamıştı

    İlk bakışta normal bir şehirde yaşayan normal biriymiş gibi görünsek de oyunda biraz vakit geçirerek ne kadar değişik bir şehirde olduğumuzu anlıyoruz. En baştan başlamak gerekirse, biz annesi ile yaşayan normal biriyiz. Bir oyun firmasında çalışıyoruz ki bu oyun firması yapımcıların kendileri. Bütün olaylar bir grup insanın oyunlarda şiddetin olmaması için bir protesto gösterisi yapması ile başlıyor. Gösterinin sonunda çatışmalar çıkıyor ve aksiyon başlıyor. İlk çatışmalardan sonra hayat normale dönüyormuş gibi gözükse de aslında daha da berbat bir hal alıyor. Oyun boyunca devamlı çatışmalara girip yüzlerce insan öldürüyorsunuz. Ama bu olaylar o kadar güzel kurgulanmış ki isteseniz de istemeseniz de insanları öldürmek zorunda kalıyorsunuz.

    Evim evim güzel evim

    Şu öldürmek zorunda kalma olayını açalım. Şehir gerçekten çok garip. Her türden insana rastlamak mümkün. Yuvarlak tiplerden köşe başında insanları soyan zencilere kadar her tür insan var. E böyle bir şehirde zaten adam öldürmemek gibi bir olasılığınız yok. Kaldı ki yapımcılar direk çatışma ortamına girmeniz için ellerinden geleni yapmışlar. İlk görevlerimizden biri süt almak. Bakında basit bir iş gibi gözükse de sütü alırken marketin soyulması ile direk adam öldürmeye başlıyorsunuz. Zaten siz öldürmezseniz onlar sizi öldürüyor. Yada bankaya gittiğinizi düşünün basit bir işlem olan para çekmek için. O sırada banka soyuluyor ve gene öldürmek zorunda kalıyorsunuz. Tabi ki konu hep böyle tek düze değil. Banka soyulurken polisler soyguncular ile çatışmaya girdiğinde siz aşağıya inip kasayı boşaltıp elinizi kolunuzu sallaya sallaya bankadan çıkabilirsiniz. Aslında çoğu olayda size serbestlik sunuluyor. Sizi adam öldürmeye teşvik eden bir diğer unsur ise insanlar. İş yerinize gidiyorsunuz şiddet içerikli oyunlara hayır diye protesto yapan halk ile karşı karşıya kalıyorsunuz, kitap iade etmeye gidiyorsunuz bu sefer halk "kitapları yakın ağaçları kurtarın" diye protesto yapıyorlar. Hiç bir olay çıkmazsa insanlar sizin tipinize bakıp "aa şehre sirk mi geldi?" diyip gülüyorlar. Sizin düzgünce yaşayamamanız için yapılan bir diğer işlem ise karakterimizin sabırsız oluşu. Mesela sütün parasını vermek için sıraya girdikten bir kaç dakika sonra karakter sıkılıyor, sinirleniyor ve sağlığınız yavaş yavaş düşmeye başlıyor. Doğal olarak kendi kendinize ölmemeniz için sırayı temizlemeniz gerekiyor. E "sırayı temizlemişken neden sütün parasını vereyim ki?" derseniz bir de marketi soyuyorsunuz ve böylelikle bütün olaylar bir zincir halinde tamda yapımcıların istediği doğrultuda gelişmeye başlıyor. Yapımcılardan söz ederken şehrin hemen hemen her yerinde özel tişörtler giymiş gezinirken görebiliyorsunuz. Bunlar herhangi bir durumda sizi koruyorlar. Ayrıca ilk görevde bahsettiğim çalıştığımız yer aslında onların oyun yaptıkları bina. Yani yapımcılar kendilerini aynen oyuna hem de aktif olarak koymuşlar.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Planet Alcatraz



    Rus oyun yapımcısı 1C Company tarafından geliştirilen Planet Alcatraz, isim benzerliğinden dolayı bana Alcatraz Hapishanesi’ni hatırlattı. San Fransisco Körfezi’nde sahil kesiminde bir alana yayılmış olan Alcatraz Adası, 1834-1963 yılları arasında cezaevi olarak kullanıldı. Al Capone, Doc Barker, George Kelly, Kuş adam diye bilinen Robert Stroud gibi birçok ünlü suçluyu da ağırladı. Adanın cezaevi olduğu süre içinde 29 yılda 34 mahkum 14 ayrı kaçma girişiminde bulundu. Ünlü Alcatraz’ın hikayesi kısaca böyle, ismi benzer olan oyunumuzun konusu ise daha farklı…

    Boar’ın hain planları var

    Planet Alcatraz, uzay gemisinde esir olarak tutulan mahkumların bir kapsülün içene konularak başka bir yere gönderilmesi sonucunda, kapsülün Alcatraz Gezegeni’nde bir adaya düşmesini ve başkarakterimiz Boar’ın bu ada üzerinde yaşayan yerlilerle savaşarak hayatta kalmaya çalışmasını konu alıyor. Yapımın ana amacı ise tek kişiden oluşan, ancak daha sonra giderek büyüyen bir sabotaj grubunu kontrol etmekten oluşuyor.

    Ana menüde bulunan start butonuna basarak oyuna ilk adımı atıyoruz. Burada bizden ana karakterimizin özelliklerini ayarlamamız isteniyor. Dış görünümü, çevikliğini, aklını kullanmasını ve düşmanların bizi hedef almalarını şaşırtan farklı özellikler bulunuyor. Bunları ayarladıktan sonra kısa bir video ekranı geliyor ve sonrasında ada üzerindeki amansız savaşa adım atıyoruz. Rakiplerimizi öldürdükçe üzerlerinden çıkan eşyaları alabiliyoruz. Silahlar arasında bıçak, mızrak vs… gibi yakın dövüş için kullanabildiklerimiz ve ateşli silahlar bulunuyor.

    RPG oyunlarındaki en önemli kısımlardan biri diyaloglardır. Planet Alcatraz’ın diyalog sistemi için yapımcılar, oyuncunun kendi başına bir yol çizebileceğini belirtirken, uygulamada ise bunu göremedim. Genel olarak diyaloglar kötü ve basit yapılmış.

    link :
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    London Racer Police Madness

    Hergün dünya üzerinde o kadar çok suç işleniyor ki. Soygunlar, hırsızlıklar, kapkaç olayları, daha aklımıza gelmeyen ve kendi içinde de şekilleri olan çok çeşitli suçlar var. Tüm bunları önlemek amacıyla, her devletin kendine göre emniyet sistemleri ve sokaklarda insan güvenliğini sağlamak amacıyla dolaşan polisler mevcut. Ancak, insanların suça olan eğilimleri fazlalaştıkça ve üstelik bunu uygulama oranları da artınca, onların da işi çok zor hale geliyor. Televizyonlarda rastladığımız üzere, saatler süren araçlı / araçsız kovalamacalar ve hatta silahlı çatışmalara bile girmek zorunda kalıyorlar. Suçun önüne geçmek ne kadar zor olsa da, bunu minimuma indirmek aslında sadece polislerin değil, herkezin elinde.

    Kaçın, ben geliyorum!

    Yukarıda çok ciddi bir paragraf ile suç ve emniyetten bahsetmiş olsak da, London Street Police Madness (LSPM), bu ciddiyeti herşeyiyle ekranlarımıza taşıyan bir yapım değil. Kabaca açıklamak gerekirse, bir polis aracımız var ve her görevde bizden istenen aynı şeyleri belirli bir zaman zarfı içerisinde yerine getirmeye çalışıyoruz. Bütün görevler araç içerisinde geçiyor ve dönüp dolaşıp aynı şeyleri yapıyoruz. Yalnız ilk başta bu kulağa olumsuz gibi gelse de, başına ilk oturuşta esrarengiz biçimde oyun kendisini bayağı oynatıyor. Oldukça da basit bir oynanışı var ve tek tek ilerliyoruz. Aslında özet olarak LSPM için yapmamız gereken şu; bir kere alıp yükleyeceksiniz tüm bölümleri tek tek oynayacaksınız ve bitirdikten sonra da silip bir daha oynamamak üzere rafa kaldıracaksınız. Peki, neden sürekli dönüp dolaşıp aynı şeyleri yapıyor olmanıza rağmen, size sonuna kadar oynamayı tavsiye ediyorum? Çünkü ufak tefek de olsa oyun içerisinde bazı yeni öğeler açıldıkça, bizde hafiften merak belirtileri oluşmaya başlayabiliyor.

    Ana menüde genel olarak ilgileneceğimiz bölüm, Duty Assignment kısmı olacak. Burada kendimize bir profil yarattıktan sonra, başlangıç bölümümüzü seçiyor ve polis memurluğu görevimize başlıyoruz. Göründüğü gibi İngiltere, Almanya ve Fransa bölümleri var, bunlar da kendi içlerinde altı bölüme ayrılıyorlar. Bunlar ilerledikçe, bu ülkelere ait üç yeni mekan daha açabiliyoruz. Bunun dışında, ana menüde bulunan diğer seçenek ise Highway Patrol, ancak burada kendi şartlarımızı ve oynanış biçmimizi kendimiz belirliyor ve bu şekilde hareket ediyoruz. İstersek, kendimiz zamana karşı yarışabilir ve belirlediğimiz zaman zarfı içerisinde ne kadar suçlu yakalayabileceğimizi ölçebiliriz. Ya da istersek, şehirlerde özgürce turlayabiliyoruz. İyi niyetle konulmuş olmasına rağmen, gerek duyulmayan bir mod bu. Bunun dışında, ana menüde görebileceğimiz üzere multiplayer da oynayabiliyoruz.

    Bölümlerdeki amaçlarımız şunlardan ibaret oluyor; suçluları tek tek yakalayarak belirli miktarda para seviyesine ulaşmak, istenilen miktarda suçlu yakalamak ya da belirli bir zaman zarfında bizden istenen mekana varmak. Başarıyı yakalamak tamamen bu yollardan geçiyor ve üstelik bunları yapmak hiç de zor değil. Bir kere bile takılmadan tüm bölümleri tek tek geçebilir ve oyunu bitirebilirsiniz.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Ford Racing 2



    Ford marka aşmış arabalar ile ilk defa Need For Speed SE ile tanışmıştım

    Bu sıralar nedense her marka kendi oyununu çıkartmaya başladı. Önce Mercedes Racing şimdi de Ford Racing. İsimden de anlayacağınız üzere Ford Racing sadece Ford arabaları arasında geçen bir yarış oyunu. Yanlız eminim ki çoğunuz Ford markası altında bu kadar çeşitli araba olduğunu ilk defa göreceksiniz.

    Tam 32 araba

    Oyunda tam 32 adet araba kullanabiliyoruz. Genel olarak bu arabalar kategorilere ayrılmış durumda. Off-Road, Concept, Movie Stars gibi. Oyunda çok eski klasik araçlardan geleceğe yönelik aşırı hızlı araçlara kadar geniş bir yalpaze var. SVT Lightning, SVT Mustang Cobra, 2002 Thunderbird, Mustang Mach III, Gran Torino, 1955 Thunderbird, 1971 Mustang bunlardan bir kaçı. Beğendiğim özelliklerden biri ise sadece yarış pistlerinde değil, şehirlerde, off-road arazilerde, ormanlar da yarışabilmemiz. Tabi ki pist değiştikçe araçlarınız da değişiyor. Ford Challange kısmında değişik arabaları, değişik yöntemler ile açıyorsunuz. Bu noktada oyun size bir çok mod sunuyor. Normal yarışlarda birince gelmekten ziyade, her turda en arkadaki 2 kişinin elenerek sürdüğü yarışlar, öncekini takip etmeye dayalı yarışlar, belli bir çizgi üzerinde ilerlemeniz gereken yarışlar sadece aklıma gelen bir kaç mod. Neredeyse 15'e yakın mod buluyor. Yani her zevke göre yarış yapmak mümkün. İster şehirlerde 250km görürken yarışın, ister 4 çeker bir ralli arabası ile dağlarda.

    Daha kaliteli grafik olsaydı hiç fena olmazdı hani

    Aslında pistler çok güzel tasarlanmış, baya akıcı ilerliyor. Çevre öğeleri de iyi seçilmiş. Fakat genel olarak grafikler pek iyi değil. Araçlar güzel modellenmiş ama buna karşın hasar almaması kötü durmuş. Yapay zeka fena değil. Özellikle oyunu zor yaparsanız çok iyi çekişme oluyor. Araçların yaptığınız hamlelere tepkisi ise bazen komik olabiliyor. Bir anda tekerlekleri yerden kesilip 2 tekerde gitmeye başlıyorsunuz, ki bu durum son model araçlarda daha çok oluyor. Bu tarz detaylar oyunun kalitesini baya düşürüyor. En çok rahatsız eden detay ise yaptığınız hızı oyunun size pek yansıtamaması. Örneğin 305km ile gidiyorsunuz, bu hızı oyun size gösteremiyor. Özellikle dikkat ederseniz 100km ile 305km arasında neredeyse hiç bir fark olmadığını görürsünüz. Araba yarışlarında bu hız hissini verebilmek çok önemlidir. Oyuna başka bir hava ve gerçekçilik katar. Müzikler çok çeşitli hazırlanmış. Arabalarda olduğu gibi müziklerde her tarza yer verilmiş. İsterseniz sadece sevdiğiniz tarz müziklerin çalınmasını sağlayabiliyorsunuz. Motor sesleri de olabildiğince gerçekçi olmuş. Tek kişi oynamanın yanında uzun zamandır özlediğim aynı ekranın 2'ye bölünmesi ile oynanan Multi-Player modu Ford Racing 2'de mevcut. Yani tek bir klavyeden 2 kişi oynamak mümkün. Bu da oyuna başka bir eğlence havası katmış.

    Son Sözler :

    Ford Racing 2 şimdiye kadar gördüğüm en iyi araba yarışı değil tabi ki. Yanlız kendi içinde getirdiği yenilikler gayet tatmin edici. Rahatsız edici bir kaç hatasını görmezden gelirsek oyun gerçekten eğlenceli. Anladığım kadarıyla yapımcılar daha çok eğlence açısından bakmışlar bu oyuna. Çünkü o kraterden bakarsanız oyun istenileni tam anlamıyla veriyor. Bir çok arkadaşım "bu oyun kötü" diyip saatlerini başında geçiriyor. Bu yönden bakarsak Ford Racing 2 denenmesi gereken bir oyun.


    Link :
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    football manager 2011



    Ülkemizde bilgisayar kullanımını bilen bilmeyen pek çok insanın, sadece kısa bir tanıtımdan sonra oynayacağı tek oyun belki de futbol menajerliği oyunudur. Spor tarihi olarak basketbolun aralıklı zamanlarını bir kenara bırakırsak, ülkede sadece futbol konuşulup futbol izleniyor, öyle ki spor kanallarında bile programların %90’ı futbol üzerine. İşte bu nedenle her sene çıkan futbol veya futbol menajerliği oyunlarının, oyun oynayan veya oynamayan her kesim tarafından çok beğenilmesi, diğer yapımlara nazaran daha çok eleştirilmesi, üzerine daha çok konuşulmasının sebebi de bu.

    Hoş geldin 2011

    Yeni yıla girmemize iki ay kadar bir süre kala, 2011 versiyonlu spor oyunları hızla raflardaki yerini alırken, Football Manager da bu kervana katılmaya hazırlanıyor. Türkiye’de ve dünyada Championship Manager ile kıyasıya bir rekabete girerek, her sene daha iyi, daha yeni ve daha farklı sürümler çıkartmak, sanırım her iki firma için de artık sıradan bir durum halini almıştır.

    Sevdiği takım ile maçlara çıkıp, güçlü rakipleri yenmek, gerçek hayatta belki daha 10 – 15 sene kazanamayacağı kupaları kazanmak, sahada her bir oyuncuyu koşturmak, şut çektirmek, ve benzeri durumlar bir futbol ülkesine asla yetmiyor, yetmez de. Biz toplumsal yapımız gereği oynattığımız takımları sadece sahada değil, saha dışında da görüp değerlendirmeliyiz, tuşlara basarak şut çektirip, taç attırmanın yanında onlarla konuşmalı, onları dinlemeli, antrenmanlarına karışmalıyız. Sadece oyucularla değil, o takımın başkanıyla, fizyoterapisti ile, yetenek avcısı ile konuşup bu takım için iki üç tuşa basmaktan daha fazla ne yapabileceğimizi keşfetmeliyiz. İşte bu yüzden futbol oyunlarını çok sevsek de, menajerliğe ayrı bir yer veriyoruz.

    Link :
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    FlugHafen


    Hava limanı yönettiğimiz bir oyun.

    Link:
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Deus ex 3

    Cyberpunk atmosferini harika bir şekilde sunan Deus Ex, özellikle ilk oyunuyla büyük bir sükse yapmıştı. Devam yapımı derken sıra sonunda Deus Ex 3’e geldi. Bir süredir geliştirme aşamasında olan üçüncü oyunla ilgili bazı ayrıntılar karanlıkta kalmıştı. Daha önceki yazımızda genel olarak bilgiler vermiştik. Zamanla yeni detaylar ortaya çıkmaya başladı. İsterseniz bu bilgilere de göz atalım.

    Süper insan

    Deus Ex serisinde karakterlerin üstünde belirli modifikasyonlar yapılıyordu. Bunlar insanüstü yetenekler sağlıyordu. Önceki iki oyunda bu yetenekler nanorobotik yapı üstüne odaklanmıştı. Üçüncü yapım mekanik geliştirmeleri kapsıyor. Bunlar dört ana sınıf içinde işlenecek: Combat, Social, Stealth ve Technology. Yeteneklerin her birinin bize sağladığı avantajlar farklı olacak. Mesela karakterimiz aynı anda dört tane düşmanı öldürebilecek. Fakat geliştirmelerin tam olarak neler oldukları ve diğer detayları henüz açıklanmış değil.

    [Deus Ex 3]
    "Deus Ex 3, Crystal Dynamics'in Tomb Raider için geliştirdiği Crystal Engine'ı kullanıyor."

    Oyun içinde birçok farklı düşmanla kapışacağız. Düşmanlarımız belirli takımlar olarak bize koordineli bir şekilde saldıracak. Takımın bir lideri olacak ki, asıl noktayı bu lider oluşturuyor. Yanındaki adamları yönlendiriyorlar. Eğer lideri öldürürseniz, takım düzensizlik içine düşecek. Bu durum bizim lehimize işleyecek.


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Cs Source

    Her şeyin bir oyun yüzünden başladığını söylemek mümkün. Evet, sadece tek bir oyun. “Kantır”’dan bahsediyorum.

    Aslına bakacak olursanız şu an okumakta olduğunuz yazı, yazarını, yani beni vezir yada rezil edebilmesi açısından çok tehlikeli. Nereden tutup yazmaya başlasam o uçtan kopup ufak parçalara ayrılmaya fazlasıyla meyilli. Çünkü bir kantır jenerasyonunda yaşadığımı ve yazının asıl hedef kitlesinin de bu oyunu sevenler olduğunu biliyorum. Bilgisayar alemindeki oyun kültürü ve evrenini “dust” yada “aztec” ile sınırlandıran, sırf bundan para kazanmak amacıyla internet kafe açan, bunun dışında da CS manyağı olduğu halde PC ile alakası olmayan insanlarla aynı havayı teneffüs ettiğimi de biliyorum. Bu oyunu sevmediğimi, durumuna bağlı olarak sevenini de sevmediğimi bir çok kişi bilir, neden olarak da; aynı kişilerin aynı yerlerde düzenli olarak haftalarca, hatta yıllarca dönüp durmasını ve bunu her gün sanki önceki gün yaptığından farklı bir şey yapmamışçasına hevesle oynamasını rahatlıkla gösterebilirim. Şahsen ben zevk için oynadığım üç beş oyundan sonra sıkılırım, üstelik sadece bunu oynamak için internet kafelere asla gitmemişimdir, keza bilgisayarıma da şimdiye kadar hiç CS yüklemedim. Üzerinden onca zaman geçmiş olmasına rağmen bu oyundan bıkmayanları da aslında imrenerek izlemiyor değilim aslında; çünkü onlar hayatlarını sadece bir oyuna adarlarken, ben piyasayı takip edip bütün oyunlara büyük bir uyum göstermek zorundayım. İyi de, CS’den bu derece nefret eden birisinin bu yazıdaki parmağı ne olabilir? Cevabı işte bu iki nokta işaretinin sağında gizli: Source!!!

    4’ün 3’ünü kaptım geliyorum abi!

    Gerçekten de bu müstesna noktalama işaretinin yanındaki kelimenin oyuna kattıklarına inanmak mümkün değil. Bildiğimiz bütün haritalar genel hatlarıyla aynı kalmış olmasına rağmen ayrıntılardaki değişim insanı bambaşka diyarlara taşıyor. Harita üzerinde gezerken düşmanlarınızdan çok detayları dikkate alıyorsunuz, ve onların da taktiksel açıdan kullanmanın özgürlüğü karşısında Source karşısında gözleriniz doluyor(?). Bildiğiniz üzere Source, Half-Life2’de Valve’ın kullandığı grafik yazılımı. CS ile birleşimi oyunda asla tatmadığınız duyguları gözler önüne seriyor. Müdavimlerini yüzde yüz doyuracak, benim gibi bir CS karşıtını da kendi safları arasına alabilecek düzeyde bir çalışma ile Source’u deniyor Valve. Böyle bir deneme karşısında HL2’de bizleri nelerin beklediğini hesaba katınca sabrımın sınırları bir kez daha zorlanmış oluyor. Yalnız Source’un CS’ye kattıkları karşısında sistemlerin bundan olumsuz yönde etkileniyor olmasını da göz ardı edemeyiz. Fazla bir performans kaybı sezinlenilmese de yeni grafik donanımları, oyunu internet üzerinden oynarken kendini bir miktar belli ediyor. 1024Kb’lik ADSL ile yabancı server’lara bağlanıldığında 35-40 arası bir fps miktarı, bu grafik detayları ve konum itibarıyla tatmin edici bir düzeyde denebilir. Hatta şu anda bir tane de yerli server’e erişebilmeniz mümkündür.

    CS’nin önceki sürümleriyle karşılaştırılamayacak artılara sahip olsa bile, onlara oranla kısıtlı harita sayısı ile küçük de bir eksiye sahip Source. CS ve CS:CZ’de kaç tane olduğunu hatırlamıyor olsam da, ve zaten çoğunun yoğunluklu olarak oynanmadığı bilinse de, Valve’dekiler Source’de önceki seriden oyuncuların en çok sevdikleri haritaları yeni nesil oyunlarında koruma yoluna gitmişler. dust, dust2, office, havana, aztec oyundaki görünen 8 haritadan bazıları. Benim en beğendiğim bölüm olan italy ise bütün ihtişamıyla oyundaki yerini alıyor(iyi ki CS’yi sevmiyormuşum ha!). Keza silahlarda da önceki oyunlardakilerin üzerine çok fazla bir eklemede veya eksiltmede bulunulmamış. Ama detayları artmış ve çok daha gerçekçi bir görünüm kazanmışlar. Tetiğe dokunduğunuz an elinizde silah olduğu hissini tamamen fark ediyorsunuz, bunun yanı sıra mermilerden ve boş kovanlardan çıkan seslerdeki doygun tınılar da kendini hemen belli ediyor. Modellerin aynısı üzerine bayağı bir çalışıldığı belli. En basit örnek olarak zoom’lu silahların dürbün kısmında hedefteki yerin görünebiliyor olmasından bahsedebilirim. Sürekli etkileşim halinde olması ve parlaklığı da tek kelimelik.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    CS 1.8 En yeni cs oyunu

    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Cs 1.6

    Diğer CS güncellemeleriyle kıyaslarsak bu seferki gerçekten daha uzun sürdü fakat değdi. Çünkü oyundaki buglar büyük ölçüde temizlenmiş. Bunlardan en önemlilerinden biri olan Windows’a döndükten sonra oyuna girdiğimizde oyunun sesi gidebiliyordu veya ekranda bazı kaymalar olabiliyordu fakat şu an 1.6 Beta bile olsa bu sorunlar halledilmiş. Diğer CS sürümlerinde oyundan tam verim alabilmek için bazı komutlar yazmamız gerekiyordu; fakat bu zorunluluk yeni versiyonda değiştirilmiş ve oyun makinenizin gücüne göre en iyi performansınızı almanızı sağlıyor.

    Oyunda olan diğer yeniliklerden birisi ise detaylar. Diğer versiyonlara göre bunlar da artırılmış. Haritalardaki değişimlerden ilk olarak assult’taki yağmur efekti göze çarpıyor. Bir diğer yenilik ise adamlardaki detay seviyesi ve adamların hareketleri. Bunlar da gayet geliştirilmiş ve vurulduklarında daha gerçekçi tepkiler verir olmuşlar. Silahlara gelince oyuna 2 yeni silah ve bir ekipman eklenmiş. Bunlar sırayla;

    Famas: Bildiğimiz Famas otomatik ve yarı otomatik atış modları var; alışması biraz uzun sürebiliyor fakat alıştıktan sonra yakın çatışmalarda çok işe yarıyor.

    Galil: Evet teröristlerin keleşten sonra bence en iyi silahı hatta rushlarda keleşten daha iyi ve 35 kurşun alması onun bir diğer artısı. Bence teröristlerle counterlar arasındaki dengeyi kuran silah bu.

    Raven Shield: İşte counterların bence en büyük avantajı olan kalkan 1.6’nın ilk betasında 1100$ idi fakat yapımcılar bunun böyle bir silah için çok cüzi bir para olduğunu anlamışlar ve 2200$ yapmışlar. Fakat bunu aldığınızda yanınıza sadece tabanca ve bombaları alabiliyorsunuz. Ama açık alanın bol olduğu haritalarda işimizi fazlasıyla görüyor.

    Yeni eklemelerle birlikte oyuna yeni eklenen silahlar çatışmaları daha kanlı bir hale getireceğe benziyor. Oyundaki Consol da çok değişmiş ve bence çok iyi olmuş; çünkü bir komutu 2 defa yazmanız gerekirse kısa yoluna tıklayarak zaman kazanabiliyorsunuz. Ayrıca artık oyun ortasında options menüsü’ne daha kolay ve hızlı bir şekilde ulaşabiliyorsunuz. Oyunda satın alma menüleri de yenilenmiş. Fakat oyun’un full versiyonu çıktığında internetten oynamak için CD-KEY yani orijinal Half-Life isteyeceği söyleniyor aslında bu haliyle bile bazı serverlar istiyor. Oyunu şu an oynamak için Steam denilen program’ın internet’ten installer’ını indirmek zorundasınız (388MB). Daha sonra bilgisayarınıza bu program 800 MB’lik bir dosya kuracak daha sonra programda My Games ikon’una tıklayarak Counter-Strike’ı seçerseniz kısa bir yükleme süresinden sonra oyuna girebilirsiniz. Şu an Türkiye’de Serverları bulunuyor bunlardan biri de Kolay Oyun. Oyunun kendine ait botları olacağı ve bunun add_bot_(t/ct) komutu ile çalıştığı söyleniyor ama ben çalıştıramadım. Neyse sonuç olarak bence iyi bir güncelleme olmuş daha doğrusu Beta fakat umarım bundan sonra karşımızda her şeyi ile yeni bir CS görürüz. İyi rushlar.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Cs 1.5



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Create

    Yazıya öncelikle oyunun türünü biraz açıklayarak başlamak istiyorum. Son dönemlerde revaçta olan bu oyun türünün piyasada birçok örneği mevcut. Aslında bu türe biz bulmaca diyebiliriz, ancak olaya fizik sistemininde girmesiyle daha değişik bir tür halini alıyor. Bu türü genel olarak tanımlamak gerekirse bir objeyi ya da bir aracı hayalgücümüzü kullanarak, istenen hedefe ulaşmaya çalışmaktayız. Anlatımda kolay gibi gözükse bile oynarken gayet zorluk çekebiliceğiniz bir tarz. Eğer bir de başarılı bölümler mevcutsa sizi ekran başına kilitlememesi için hiçbir neden yok.

    Hayal gücü her kapıyı açar

    Oyunumuzun sloganı budur, eğer hayalgücünüz varsa dünyalar sizin oluyor. Hayır mecazi anlamda değil, geçtiğiniz bölümler sonucunda yeni dünyalara girebiliyorsunuz. Kafanız karıştıysa baştan alalım. Başladığımızda güzel bir yardım menüsü bizi karşılıyor. Temel amaçlarımızdan bahsettikten sonra nihayet menümüzdeyiz. Menü dediysek, aslında menü bile bir oyun. Etkileşimli olan menümüze ağaç dikebilir, yeşillendirebilir, roket yapıp uçurabiliriz. Hayalgücü dedik o kadar, normal bir menü beklemek yanlış olur.

    Hemen ilk bölüme girip maceramıza başlıyoruz. Genel amaç, bir arabayı, motorsikleti ya da buna benzer bir aracı, bazı engelleri aşıp bitiş noktasına ulaştırmak. Ulaştırmaya çalışırken de yoldaki yıldızları da toplamamız gerekiyor. Çünkü diğer bölümlere geçmek için belirli bir yıldız sayısına ulaşmamız gerek. Bunun için tabii ki bazı nesneler kullanıyoruz. Bu nesneler bazen bir kutu, bazen bir top, bazen bir roket olabiliyor. Örneğin bir arabayı karşıdan karşıya geçirmek için, arabamıza bir balon bağlayıp havaya iki tane fan tutturup uçurarak bitiş noktasına indirebiliyoruz. Her şey tamamen sizin hayal gücünüze bırakılmış. Bölümleri geçtikçe sürekli olarak yeni eşyalar açılıyor. Bu eşyalarıda oyunda etkin şekilde kullanmamız mümkün. Ancak tabii ki her bölümde bütün nesneleri kullanamıyoruz.

    [Create]

    Dünyalar farklı, amaç aynı

    Her ayrı dünyada 10 adet bölüm mevcut. Bu bölümleri bitirdiğimizde diğer diğer dünyalara geçişimizi yapabiliyoruz. “Esc” tuşuna bastığımızda açılan menüden nereyi değiştirmek istiyorsak ona uygun kategoriyi seçiyoruz. Kategoriyi seçtikten sonra ekranımızın alt tarafında nesneleri görüyoruz. Eğer nasıl kullanılacağını anlamadığımız bir nesne varsa imlecimizi biraz üzerinde bekleterek açıklamaları görebiliyoruz.

    Diğer dikkat çekici tarafsa, araç tasarımı yapılabilmesi. Bazı görevler bir nesneyi bir yerden bir yere taşımamızı istiyor. Bunu yapmak için de bir araç tasarlamamız gerekiyor. Araç tasarlamak için tekerleğimiz ve demir çubuklarımız mevcut. Burası tamamen sizin hayalgücünüze kalmış. İsterseniz 30 tane tekerleğe sahip koca bir tır yapın, isterseniz iki tekerlekli bir motorsiklet yapın. Ayrıca yaptığınız ilginç tasarımları arkadaşlarınızla paylaşabilme imkanınız da var.




    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]






    Crash Day

    Yarış oyunları simülasyon ve arcade olarak ikiye ayrılır. Toca Race Driver gibi yapımlar, sürüş gerçekçiliğini ön planda tuttukları için oyuncuları bir hayli zorlarlar. Öyle ki arcade’lerde unuttuğumuz frenleri, simülasyon oyunlarında, gazdan daha fazla kullanmamız gerekir. En ufak bir bariyere sürtmemiz bile, aracımızda ciddi hasarlara yol açabilir. Neticede sürüş dinamiklerimiz etkilenir ve düz yolda bile ilerleyemez konuma düşeriz. Arcade oyunların en büyük özelliği ise eğlenceyi ön planda tutmalarıdır. Bu yüzden sürüş gerçekçiliğinden ve bazı fizik kurallarından ciddi derecede fedakarlık edilir. Saatte 200 KM hızla duvara çarpıp, yarışa devam edebileceğiniz tek tür arcade oyunlardır. Geçtiğimiz günlerde satışa sunulan Crashday’de eğlenceye yönelik yapımlardan bir tanesi. Geçtiğimiz Ocak ayı sonunda demo’su ile dikkatleri üzerine çeken yapım, şimdi tamamlanmış olarak sabit disklerimize kurulmaya hazır.

    Tıpkı Stunts

    Çocukluğumun en sevdiğim yarış oyunlarındandı, tek disketlik Stunts. O yıllara göre göze hoş gelen grafikleri, içerdiği otomobil seçenekleri ve kullanıcıya verdiği hız hissi ile Stunts, küçük bedenimdeki büyük yarışçıyla aynı dilden konuşuyordu. Aradan yıllar geçti ve Crashday, Stunts’da bulunan bir çok özellik ile satışa sunuldu. Yapımcılar da eski yapımdan etkilendiklerini gizlemiyorlar çünkü yapımda Stunts’a ait bir dolu fikir bulunuyor.

    Ayağımı yerden kessin yeter

    Crashday son derece hızlı bir videoyla ekranı şenlendiriyor. Birbirine çarpan, rampadan fırlayan, taklalar atan, yere çakılan, patlayan otomobilleri, içinizdeki trafik canavarının gözleriyle(!) büyük keyif ile izliyorsunuz. Ardından gayet sade tasarlanmış menü karşımıza geliyor. Burada ilk göze çarpanlar Track Editor, Mini Games ve Career Game oluyor. Bunların haricinde Single Event, Multiplayer, Replays ve Options var. Şimdi bunlardan kısaca bahsedelim.

    Options’da alışık olduğumuz ayarlarımızı yapıp, Replays’a tıklıyoruz. Burası oyunda geçirdiğiniz keyifli anları tekrar izlemek için hazırlanmış. Böyle bir oyunda birbirinden komik birbirinden eğlenceli hatıralar geçirebilirsiniz. Açıkçası her yarış oyunu için olmasa da Replays, Crashday için gerekli bir öğe. Multiplayer ile Crashday’in keyfini arkadaşlarınız ile yaşayabilirsiniz. Geldik Single Event’a. Burada kendi seçeceğiniz yarış türü, pist ve araç ile birbirinden zorlu rakiplerimizle müsabakalara katılıyoruz. İçerdiği yarış türleri gerçekten çok ilgi çekici. Sırasıyla bahsetmek gerekirse, ilk olarak Wrecking Match’tan bahsedelim. Bu mod’da rakiplerimizi ister çarparak, ister ateş açarak parçalamaya çalışıyoruz. Önceden belirlenen parçalama adetine ilk ulaşan yarışmacı, müsabakayı kazanmış oluyor. Stunt Show ise araçlarımız ile çeşitli akrobatik hareketler yapıp, puan kazanmaya dayalı. Rampalardan atlayıp, havada defalarca takla atarak ya da içinden geçtiğimiz tünelin tavanını kullanarak, aynı doğrultuda 360 derece dönerek puan kazanabiliyoruz. Burada da önceden belirlenmiş rakama ilk ulaşan yarışmayı birinci bitiriyor. Hold the Flag, bir çok FPS oyununda karşılaştığımız bir mod’un otomobil yarışına uyarlanmış hali. Bildiğiniz Capture to Flag oyununda olduğu gibi, yani bayrağı alıp kaçmaya dayanan bu oyunda kazanmanız, bayrağı taşırken Checkpoint’lerden geçmenize bağlı. Race mod’u belki de oyunun en sıradan bölümü. Yapmanız gereken bildik yarış kurallarını kullanarak yarışmak. Pass the Bomb’da ise arabanızın üzerinde bir bomba kurulu. Diğer araçlara dokunduğunuz anda bomba diğer araca geçiyor. Burada yapmanız gerek bombayı mümkün olduğunca az taşımak ve rakip araçlarda patlamasını sağlamak. Bomb Run mod’u çok güzel düşünülmüş! Yurt dışında Speed olarak gösterime giren, ülkemizde ise Hız Tuzağı adıyla bilinen filmdeki mantık ile Bomb Run aynı! Tüm araçların üzerine bir bomba yerleştirilmiş. Sizden yapmanız istenen, belli bir hızın altına düşmemek. Eğer düşerseniz, bomba patlıyor ve yarış dışı kalıyorsunuz. Yani hem belli bir hızın altına düşmeyeceksiniz, hem de rakiplerinizden önce parkuru tamamlayacaksınız. Test Drive ise adından anlaşılacağı gibi test sürüşü. Bu mod’da istediğiniz gibi parkurları dolaşmakta özgürsünüz. Rakibiniz yok.

    Single Event’tan çıkıp Mini Games’e baktığımızda, bu bölümün özelliğinin ufak müsabakalar içermesi olduğunu görüyoruz. İlk seçeneğimiz Long Jump. Kış sporlarından bir alıntı olan Long Jump’da, aracımızla uzun bir yokuş inip, ardından kısa bir rampa tırmanıyoruz. Böylelikle hız alıp girdiğimiz rampadan fırlayarak çıkıyoruz. Burada amaç en uzağa düşebilmek. Nitro kullanımına da izin verilen bu bölüm kısa ama gayet eğlenceli. Vehicle Blast’ta ise süremiz bitmeden parkuru tamamlamaya çalışıyoruz. Düz olan parkur için verilen süre aslında yeterli değil. Yapmanız gereken nitronuzu etkili kullanarak yarışı zamanında tamamlamak. Mini Games’teki açık olan son mod ise Checkpoint Chase. Kayak sporlarından fikir alınarak hazırlanmış bu bölümde, sağlı sollu checkpoint’lerin arasından geçmeye çalışıyoruz.


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

    --------------------------------------------------------------------

    --------------------------------------------------------------------
    Bir önceki konumuz olan «Sniper Elite RELOADED [SagLam+Kendi Uploadım][Tek link Duckload]» konumuzunda ilginizi çekeceğini düşünerek incelemenizi tavsiye ederiz.
    11-09-11
  2. Üyelik tarihi
    11.09.2011
    Mesajları
    2
    Konuları
    1
    Rep Puanı
    10
    İsim
    Crash time 3

    Alarm für Cobra 11 – Die Autobahnpolizei (Alarm for Cobra 11 - The Motorway Police) Almanların uzun soluklu dizilerinden biri. Ülkemizde de Kobra Takibi adıyla yayınlanan dizi 1996’da başladı ve 15. sezona kadar geldi. Dizinin başından beri başrolde de Erdoğan Atalay oynuyor. Yanındaki partneri birçok kere değişti ben bile hatırlamıyorum kaç kere değiştiğini. Böylesi adrenalin ve hız dolu olan uzun süredir de devam eden bir dizinin oyununun yapılması da kaçınılmazdı. Alarm für Cobra 11’in oyunu Crash Time üçüncüsüyle raflardaki yerini aldı.

    Hız ve büyük kovalamaca

    Serinin adı aslında gene diziyle aynı ancak Amerika'da ve İngiltere ile diğer Avrupa ülkelerinde Crash Time ismiyle biliniyor. Crash Time 3'e giriş yaptığımızda kendimize bir profil oluşturuyoruz. Bundan sonra karşımıza Career Single Race Split Screen ayarlar ve istatistikleri gösteren başlıklar çıkıyor. Kariyere girdiğimizde polis merkezine gitmemiz gerekiyor. Bu sırada oyunla ilgili bilgiler veriliyor kısaca eğitim kısmı. İsterseniz F’ye basarak gerekli detayların anlatıldığı menüye de ulaşabilirsiniz.

    Kobra ekibini yönettiğimiz Crash Time 3’te aynı dizideki gibi suçluların peşine düşüp bol bol hız yapıyoruz. Patrol yani devriyeye çıkabilir veya Cases’ta ise olaylara müdahale edebilirsiniz. Patrol’de en başta şehir ve otobanın ilk kısımları açık. Görevleri yaptıkça kilitli olan yerler ve araçlar açılıyor. İster devriye ister vuku bulan hadiseler olsun her daim hız ve kazalar ön planda. Genelde görevler belli bir zamanda bir yere gitmek araç takibi kovalamaca oluyor. İsterseniz görevleri reddedip kafanıza göre şehirde tur atabilirsiniz. Böyle zamanlarda yan görev misali gereğinden fazla hızlı giden araçlar karşınıza çıkabiliyor bir anda kendinizi kovalamaca içinde bulabilirsiniz. Kovaladığımız araçları ise sirenleri yakıp kenara çekmek eğer durmazsa çarpmak olmadı önüne geçip yolunu kesmek gerekebiliyor. Bu atraksiyonların geçerli olması için dört saniye beklemeniz gerek. Yapımda 70’ten fazla görev var. Seride bir ilk olarak gece görevleri yer alıyor.

    [Crash Time III]
    "Yapımda 40'tan fazla araç bulunuyor."

    Crash Time 3 araç bakımından tatminkar. 40’tan fazla çeşit var ki polis arabalarından itfaiyeye kadar… Altımızda bu kadar araç varken hız en yükseğe tırmanmışken hız yapabileceğimiz yollar lazım. 32 km karelik bir alanda 200 kilometreden daha fazla şehir sokakları ve otoban bulunuyor. Gece veya gündüz yollarda direksiyon sallayabilirsiniz.

    Gazı kesme!

    Yapımın asıl durak noktası hız ve kazalar diye belirtmiştim. Etraftaki araçlara çarpabilir çevredeki bir kısım nesneleri yıkabilirsiniz. Kaza yaptığınızda da bu durum Replay ediliyor. Kazalar kütük gibi değil fizik efektleri devreye giriyor. Özellikle altımızdaki aracın hasar alması orasının burasının dağılması güzel. Crash Time arcade türünde. Aracınız havada takla atıp yolda balerin gibi dönse bile yine dört tekerlek üstüne düştüğünüzde son gazla devam ediyorsunuz. Bazen tekerleğiniz de çıkabilir ama kendi kendine tamir oluyor. Çarptığınız bir araç parçalanıp patlayabilirken; sizin arabanızın ise sadece ön kısmının dağılması gibi ilginç enstantaneler yaşabilirsiniz.

    Grafikler açısından oyun kendi çapında yeter. Kobra ekibinin kullandığı araçlar veya kovaladığınız hedefler biraz daha detaylı duruyor. Amma velakin bazı çevre kaplamaları trafikteki diğer arabalar basit kalabiliyor. Blur etkisi göze hoş gözükse de efektler pek iyi sayılmaz. Çarptığınız bir araç patladığında oluşan alevler yapay duruyor. Sesler ise ne iyi ne kötü. Müzikler ise hız dolu bir oyun için gümbür gümbür. Kariyer dışında Single Race’te yarışlara katılabilir veya dört kişiye kadar Split Screen oynayabilirsiniz. Kısaca Crash Time 3 hızı ve temposuyla kendini bir süre oynatmayı başarıyor.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Commander Conquest 3



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Clutch

    Carmageddon’ı çoğu oyuncu hatırlayacaktır; silahlı ve zırhlı arabalarla vahşi aksiyon dolu yarışların içindeydik. Yapım 1997’de piyasaya sürülmüş ve oldukça da tutulmuştu arkasından halefleri de geldi. Hatta Carmageddon 4 hazırlanıyordu fakat bu proje iptal edildi. Yıllar sonra Targem Games tarafından hazırlanan Clutch belki yeni bir Carmageddon değil ancak onun izlerini biraz taşıyan ve yolundan giden bir oyun olarak karşımıza çıkıyor.

    Yaşayan ölüler gecesi

    Arcade tarzda bir sunum içeren Clutch’ta basit bir senaryo yer alıyor. Yaşanan bir felaket sonucu şehirdeki insanlar kana susamış zombilere dönüşüyorlar. Biz de bu durumdan kurtulmayı başarmış bir kişiyi yönetiyoruz. Zombilere karşı ise en etkili silahımız zırhlı ve hızlı olan aracımız.

    Aracımızla çeşitli aksiyonlara girdiğimiz yapımda şehirdeki zombileri öldürdükçe para kazanıyoruz. Aslında zombiler oyundaki figüranları canlandırıyorlar desem daha doğru olacak çünkü Clutch zombiler haricinde farklı oyun modlarına yoğunlaşan bir yapım. Açık bir dünya sunan oyunda şehirdeki farklı renklerle belirli noktalara giderek görevler alıyoruz ve çeşitli modlar oynuyoruz. Mesela Testosterone’da bizim gibi rakip araçları bir arenada yok etmeye çalışıyoruz. Testosterone dışında Artifact (Daha fazla para veriyor ve normal oyunda da şehirde belli yerlerde var) topladığımız zamana karşı yaptığımız yarışlar şehirde hedef gösterilen aracı yok etmeye çalıştığımız Hunt diğerleriyle yarıştığımız Streetracing gibi oyun modları var. Toplamda combat ve yarışların olduğu 8 farklı mod var.

    [Clutch]
    "Testosterone modunda küçük bir arenada başka araçları yok etmeye çalışıyoruz. Bunun sonucunda da para kazanıyoruz."

    Daha fazlası

    Şehirde dolanırken veya modları oynarken karşımıza farklı renklerde küre şeklinde bonuslar çıkıyor. Bu küreler bizlere bazı ekstralar sağlıyor. Mesela verdiğimiz hasar bir süreliğine artıyor mavi olanlar nitro verirken yeşil olanlar aracımızı tamir ediyor. Eğer yüksek yerlerden atlarsak veya farklı hareketler yaparsak da nitro doluyor.

    Aracımızı geliştirebiliyoruz. Yeni nitro zombileri yok etmek için ilginç kesici aletler vs… gibi geliştirmeler açılıyor. Tabii ki sadece geliştirmeler yok. Aynı şekilde farklı araçlar da var ama bunlar en başta kapalı. Oyunda ilerledikçe ve görev yaptıkça kilitli yeni araçlar ve geliştirmeler açılıyor. Zombilerden ve görevlerden kazandığımız paralarla bunları satın alabiliyoruz.

    Aynı şekilde içinde bulunduğumuz şehrinde en başta kapalı yerleri bulunuyor. Yapımda ilerledikçe bu yerler de açılıyor ve keşfe çıkabiliyoruz. Clutch’ın grafikleri vasatın biraz daha altında seyrediyor. Aracımız görsel olarak hasar alıyor. Araç modellemeleri fena olmasa da açıkçası genel grafikler iyi değil. Oyun ses efektleri konusunda fena olmasa da müzikler açısından kaliteli. The Beatdevils The Stockmen gibi grupların Rock tarzında parçaları DJ Shibata’nın elektronik hareketli şarkıları var.

    Bitirirken…

    Yapım kendi Achievement’larına sahip. Ayrıca galeriye girip konsept çizimlere ve artı olarak müziklere de ulaşabilirsiniz. Müzikleri ve oynanışıyla Clutch eğlenceli bir yapıya sahip fakat bir süre sonra yapılanlar tekrarlanıyor ve biraz sıkıcı oluyor. Ayrıca multiplayer bulunmuyor. Halbuki çoklu oyuncu modu üstünden güzel kapışmalar yapılabilirdi. Yapımın diğer bir artısı olarak az yer kaplıyor ve düşük bir sistem ihtiyacına sahip.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Cities XL

    Her insanın içinde farklı konularda da olsa bir tutam yaratıcılık vardır. Hangimiz bir şeyler üretmeyi ortaya çıkarmayı sevmeyiz ki? İnsan birçok şeyi hayal eder ama yine birçoğunu da yapamaz. İşte video oyunları da tam bu noktada devreye girer. Sanal bir gerçeklik olsa da birkaç saatliğine gerçek dünyadan uzaklaşmamıza yardım ederler. Bazen Alex Mason olurlar stresimizi atarlar bazen iki küçük kurtçuk olup gülümsetirler kimi zaman da bir korku oyunu olarak karşımıza çıkıp iliklerimize kadar korkuturlar bizi. Farklı rollere bürünüp karakterlerle bütünleşiriz ama genellikle de oyunun bize sunduğu çizgisel senaryoyu takip ederiz. İleriki satırlarda incelemesine geçeceğim Cities XL 2011 ise tamamen özgür bir oynanışa sahip kendi şehrinizi yaratabileceğiniz başarılı bir SimCity klonu. Yapımcı koltuğunda Monte Cristo'nun oturduğu Cities XL 2011 için net bir tür tanımı da yapmak mümkün değil bu sebeple. Simülasyon strateji tycoon... Hepsini de içine alıyor ama ben sanırım "şehir yapmalı oyun" demeyi tercih edeceğim hala.

    Eğitim şart!

    Öncelikle tıpkı selefleri gibi Cities XL de başlarda karıştıracağınız öğrenirken zorlanabileceğiniz bir oyun. Bu durumu test ederek de onayladım alıştırma bölümüne girmeden oyuna başlayınca açıkçası kafam karıştı ve baştan başladım. O yüzden mutlaka eğitim bölümlerine kısa da olsa bir göz atın üstelik buralar sırf oyuna başlarken değil daima kullanılabiliyor. Yani zorlandığınız noktada girip yardım alabilirsiniz. Cities XL garip bir şekilde güzel bir giriş videosu ile başlıyor. Garip dedim çünkü şu sıralar yapımcılara iki dakikalık bir video yapmak bile zor geliyor düşündükleri tek şey reklam. Ayarları ve öğretim bölümlerini de kurcaladıktan sonra her şey hazır hale geliyor.

    [Cities XL 2011]

    Başlamadan önce size bir dünya haritası sunuluyor burada coğrafi bölgelere göre yayılmış çeşitli şehir seçenekleri yer alıyor. Bu şehirler de temel özelliklerine ve zorluk derecesine göre farklar bulunduruyor aralarında. Başlıca şehir özellikleri ise petrol verimlilik su kaynakları ve turizm olarak dörde ayrılmış durumda. Yine belirli bir yüzde üzerinden her şehrin farklı zorluk dereceleri var kısacası oyunun zorluğu bu şekilde seçiliyor. İlk önce Paris'i bulup orada başladım oyuna tabii oyun yüklenirken ben de Paris manzarasını düşlüyorum o sırada. Aman Allah'ım o da ne! Paris'te insan yapısı olarak sadece Eyfel Kulesi bulunuyor geri kalan her şey ot ağaç ve taştan ibaret durumda. Daha sonra tropik bir ada seçip oynamaya başlıyorum.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Call Of Juarez Blood

    Fazla kullanılmayan bir konu üzerine giderek yeni bir oyun geliştirmek riskli bir iştir. Özellikle adınız pek duyulmamışsa ve piyasada kendinize önemli bir yer edinmek için en büyük umutlarınızı bu projenize bağlamışsanız. Techland 2006 yılında Call of Juarez’ı çıkardığında çoğu oyuncuyu memnun etmeyi bilmişti. Bir yıl öncesinde Activision etiketiyle çıkarılan GUN bana göre zevkli ve başarılı bir yapım olsa da teknik detaylar ve atmosfer olarak bazı kısımları eksikti. İşte bu boşlukları fırsat bilen Techland kartlarını doğru oynadı ve güzel bir oyunla adından söz ettirmişti. Kampçı kullanarak dağlara tırmandığımız bölüm bana yaşattığı heyecan ve daha önce görmediğim türde farklı oluşundan dolayı Call of Juarez’e dair aklımda kalan en güzel anıydı. Şimdi ise anıları bir kenara bırakırsak Bound in Blood ile tekrar vahşi batının kurak topraklarına geri dönme vakti geldi.

    [Call of Juarez: Bound in Blood]
    "Oyun Vahşi Batı topraklarını ekranlarımıza kaliteli bir şekilde taşıyor."

    Kişisel gibi görünebilir ama değil

    Günümüzden yıllar öncesindeyiz. Ray ve Thomas isimli karakterleri yöneteceğimiz yapım sinematik bir videoyla oyunculara merhaba diyor ve böylece ilk soru işaretleri kafalarda beliriyor. Silahlarını birbirlerine doğrultmuş iki insan ve bir kadın… Derken ekran kararıyor ve birkaç yıl öncesinde iç savaş sırasındaki bir cephede kendimizi buluyoruz. Bound in Blood Ray ve Thomas’ın başından geçen olayları en önemlisi de neden büyük bir anlaşmazlık içerisine düştüklerini anlatıyor. Bunu anlamamız için hikâyeye en baştan başlamamız gerekiyor.

    Yapımda yer alan her bölümün başlangıcında bir karakter seçmemiz gerekiyor. Ray ile ilerlerken Thomas da bize yardım ediyor veya Thomas’ı seçtiğimiz de Ray’i yapay zekâ kontrol ediyor. Kısaca kontrolleri kavradıktan sonra artık çarpışmaya girebiliriz. Her iki karakterin de iyi olduğu yönleri var. Öncelikle Ray’e bakarsak yakın mesafelerde oldukça rahat atışlar yapabiliyor ve ateşli silahları çok iyi kullanabiliyor. Yapım aynı anda iki silahla ateş etmemize veya bir elimizde bomba diğerinde de silah taşımamıza imkân veriyor. Thomas ise uzak mesafe atışlarda daha başarılı. Bomba ve yay gibi silahları da rahatlıkla kullanabiliyor. Düşmanlarımızı öldürdükçe ekranın köşesinde yer alan bar doluyor ve Z tuşuna bastığımız taktirde oyun yavaş çekim moduna geçiyor. Bu süre zarfında biz dahil hiçbir karakter hareket edemiyor. Sadece hedef imleçlerini düşmanlarımızın üzerinde tıklayarak belirlemeli ve bunu eksiksiz yapmalıyız. Tamamladıktan sonra otomatik olarak tüm düşmanlarımızı öldürebiliyor ve yola devam ediyoruz.

    [Call of Juarez: Bound in Blood]
    "Her bölümde birini seçebildiğimiz iki karakterin de farklı ve yetenekli oldukları noktalar var."

    Kaderimin çizdiği yol

    Yapımda geniş haritalar bulunuyor fakat özgürlükçü bir oynanış sunduğunu söylemek pek doğru olmaz. Belirlenen yollar üzerinden ilerliyoruz. Karşı karşıya savaşmak zorunda değiliz. Siper alma özelliği sayesinde gövdemizi çıkarmadan sadece silahı doğrultarak düşmanlarımızı öldürebiliyoruz. Zaten dikkatsiz davranırsak birkaç atış sonucunda ölebiliyoruz. Sağlık barımızın dolması için ise biraz dinlenmemiz yeterli oluyor. İstediğimiz zaman da oyunu kaydedebiliyoruz.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Call Of Duty 2

    İlk oyun 2003 yılında hiç beklemediğimiz bir anda gelmiş ve bomba etkisi yaratmıştı. Yapımcı Infinity Ward gayet tecrübeli elemanlardan oluşuyordu. Zaten kendilerini Medal of Honor gibi bir seriyle kanıtlamışlardı ancak yaptıkları yeni oyun MOHAA’yı bile geride bırakmıştı. Call of Duty’de dikkatimizi çeken ilk şey savaş atmosferinin bire bir olarak oyuna yansıtılmış olmasıydı. Başımızın üstüden geçen kurşunların çıkardığı sinir bozucu sesler yanımızda teker teker düşen arkadaşlarımız ve biraz ilerimizde patlayan bombanın kulaklarımızda duyulan uğultusu. Bu kadar iyi ve sevilen bir oyuna elbette bir ek paket gelecekti ki zaten kısa bir süre sonra COD’a ek paket; United Offensive geldi. İyileştirilen grafikler yeni bölümler sıcak ve kapsamlı çatışmaları ile büyük bir zevkle oynatmıştı kendini bize. Herkes serinin devamı gelecek mi diye birbirine sorarken Activision ikinci oyunun yapımına başlandığı haberini verdi. Tabi buna en çok sevinenler serinin yakın takipçileriydi. Beklediğimiz an geldi çok uzun sürmeyen bir bekleyişin ardından Call of Duty 2 piyasaya çıktı.

    Incoming !

    Call of Duty 2’ye ilk oyunda olduğu gibi ufak bir alıştırma bölümü ile başlıyoruz. Karşımıza konulmuş nesneleri vurup biraz ilerledikten sonra el bombası almak üzere elimizi kasaya atıyoruz ancak kasalardan el bombası yerine patatesler çıkıyor. Bizimle birlikte olan silah arkadaşlarımız da buna şaşırıyor ama komutanımız savaş zamanında tedbirli olup boşa malzeme harcamamak gerekli diyor ve biz de diğer göreve geçiyoruz. Oyunda görevlerimizin yerini yine sol alt köşedeki pusulamızın yardımı ile buluyoruz. Görevler genellikle sıra tabanlı ilerliyor ancak ana görev içinde aldığımız yan görevlerin hangisini ilk önce yapacağımız bize kalmış bu da bir nevi serbestlik yaratmış oyunda. Call Of Duty 2’de oyun boyunca bize diğer asker arkadaşlarımız eşlik ediyor fakat aksiyonun başlaması için bizim hareket etmemiz gerekli oyunda önceden hazırlanan sahnelerde bu kendini iyice belli ediyor. Örneğin bir bölümde yoğun ateş altında kalıyoruz takım arkadaşlarımız dahil herkes bombalardan ve kurşunlardan korunmak için kafalarını deve kuşu misali toprağa sokmuş durumda. Tabi biz böyle boş durmuyor ve hemen ilerlemeye başlıyoruz üzerimize isabet eden kurşunlarla biraz hasar alıyoruz tam üstümüzdeki baskı iyice arttığı anda bir tank tam yanımızda duran duvarı kırıp içeri dalıyor ve etrafı düşmanlardan temizleye başlıyor. Ancak yukarıda dediğim gibi; biz hiç ilerlemesek o tankın geleceği ve bizimde oradan kurtulacağımız yok.

    World War

    1941 ve 1945 zaman aralığını konu alan oyunda Rus İngiliz ve Amerikan kuvvetleri ile Rusya Mısır Libya Tunus ve Fransa’da çarpışıyoruz. Oyundaki çatışmalar genellikle ağır geçiyor bizden ya bir yeri savunmamız ya da bir bölgeyi ele geçirmemiz isteniyor ki bunlarda çok basit görevler değil. Düşmanlarımız oldukça dinamik hareket ediyor belirledikleri stratejiye göre dizilip savunma ya da duruma göre atağa geçebiliyor. Hatta sizin attığınız bombayı aynı hızla size geri fırlatabiliyor bombayı geri atamayacağını anlayınca ise bulundukları yerden hızla uzaklaşabiliyorlar tabi bu da onların yapay zeka bakımından yeterince iyi olduğunu gösteriyor. Düşmanlarımızın önlerinde bulunan her şeyi siper olarak kullanıp bize hasar vermelerinde üstlerine yok. Hele ki ağır makineli tüfekleri ellerine aldıklarında demeyin keyiflerine! Sakın yanılmayın yapay zeka sadece elinde silah olduğunda değil elinde silah olmadığında da çok iyi iş çıkarıyor. Düşman tabancasının dipçiği ile iki üç darbede bizi gafil avlayabiliyor. Bu durumu özellikle yakın çatışmalarda görebilirsiniz.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Call of duty World At War

    Etraf ölüm kokuyordu. Hava öyle kasvetli çevre o kadar sessizdi ki sadece bir kaç Nazi askeri ve öldürdükleri insanların bedenlerini kemiren kargaların dışında hiç bir yaşam belirtisi yoktu. Koca birlikten geriye kalan tek yaşayan kişinin ben olduğumu düşünüyordum. Karşımda acıdan kıvranan bir arkadaşımın Naziler tarafından oyun oynarmışçasına öldürülmesinden sonra bundan emindim ama ben de ölebilirdim. Fark ettirmeden biraz ilerlemeye çalıştım ve bir ses ve arkasından yaşayan biri. Artık yalnız olmadığımı biliyordum. Dediğim gibi "Etraf ölüm kokuyordu" işte bu ölüm vadisinden kurtulmama yardımcı olacak kişi bana “Dimitri” diyerek seslendi. Ardından şöyle söyledi; "Anavatanın seni göreve çağırıyor!"

    Modern Warfare ile farklı bir yön çizen Call of Duty serisi hiç olmadığı kadar fazla ilgi görürken serinin modern çağa adım atmasıyla oyunda ne gibi yeniliklerin olacağını merak eden oyuncular fazlasıyla memnun kalmıştı. Herkes tarafından sevilen Infinity Ward artık kalitesi tartışılmaz bir firmaydı ve yeni bir “İkinci Dünya Savaşı” (WW2) oyunu hazırlamayacaklarını da net olarak belirtmişlerdi. Fakat seriden tek sorumlu isim Infinity Ward değildi. Call of Duty 4 piyasada yeni yeni hüküm sürmeye başlarken Treyarch attığı her adımla WW2'ye döneceklerini belli ediyordu. Resmi duyuru geldi ve yeni macera belli oldu World at War.

    Bunu sen istedin

    Bu kez Pasifik cephesindeyiz. Dev okyanuslardan ölümcül topraklara atılan bir adım bu. Pearl Harbor baskını ile Amerika'yı sarsan Japonya şimdi karşı saldırıya direnmek için mücadele vermek zorunda. Oyundaki iki amaçtan birisi Japonya'nın etkisiz hale getirilmesi. Savaşın bir diğer önemli cephesi Sovyetler Birliği ise intikam için yemin etmiş Kızıl Ordu'suyla Berlin kapılarına dayanmak için yola çıkıyor. Çok uluslu bir oyun özelliğine sahip Call of Duty serisinde bu kez Sovyet ve Amerikan ordularına mensup Dimitri ve Miller isimli askerleri yönetiyoruz. Call of Duty isminin beni sürekli şaşırtan bir özelliği vardır; yeni çıkan her üyesi mutlaka bir öncekinden farklıdır. World at War ise önceki birçok COD oyunundan parçaları bir araya getirmiş. Oynadıkça bunları fark edeceksiniz.

    Hem Sovyet hem de Amerika cephesinde yönettiğimiz iki karakter de ölmek üzereyken arkadaşları tarafından kurtarılan askerler. Pasifik Cephesi dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar çok tehlikeli. Takım olarak ilerliyoruz ama aslında çoğu zaman tek başına kalan kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olan sıradan bir insanız. Bu topraklarda rütbe ve emirlerden bahsetmek yersiz. Etrafımız ağaçlar ve bitki örtüsüyle çevrili belki kimseyi göremiyoruz o an ama emin olun etraf boş değil. Hazırladıkları tuzaklarla ve akla gelmeyecek yerlere saklanarak sizin gelmenizi bekliyorlar. Çoğu zaman bir kurşun yediğinizde bunun nerden geldiğini ilk başta fark edemiyorsunuz bile. İmparatorluk askerleri genellikle ağaçlar ve uzun otlar arasından kamufle olarak bekliyorlar. Hiç ummadığınız anda arkanızdan bir anda beliriyor veya ağaçlardan üzerinize atlayabiliyorlar. Her bastığınız zeminin altında toprak olduğunu sanmayın. Bir anda toprağın altından bir kapak açılıyor ve altında gizlenmiş bir kaç Japon askeri anında saldırıya geçiyor. Ölmeyi umursamadıklarına şüphe yok. Çoğu zaman kendileriyle birlikte sizi de öldürmek için üzerinize koşuyor el bombasının pimini çekerek kendileriyle birlikte sizi de öldürmek istiyorlar. Bazen bu tip saldırılarda ekranda "V" tuşu beliriyor. Bastığınız taktirde bu saldırıları önleyebiliyoruz. Aksi taktirde ölü bir askeriz. Aynı şekilde siz de düşmanınıza gizlice yaklaşarak "V" tuşuna bastığınızda tüfeğinizin ucundaki süngüyü düşmana saplayabiliyorsunuz.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Call of duty Black ops

    Her şey 1961 yılında Küba'nın ücra köşesindeki berbat kokulu bir barda başladı. Ona güvenebileceğimi biliyordum ancak işlerin bu kadar karışacağını tahmin edemezdim. Hele ki hedefimizdeki ismi hiç istemediğimiz bir ortamda istemediğimiz bir konumda bulmamız bizi çok zor durumda bırakmadı mı zaten? Burada olmamım başlıca sebeplerinden bir tanesi de bu değil mi? Ve tabii ki diğeri... Etrafımda su gibi akan bu sayılar da neyin nesi bilmiyorum ama soğuk bir iklimde çeneme sertçe inen bir de yumruk hatırlıyorum. Reznov hepimizin aynı olduğunu söylemişti. Kardeş olduğumuzu... Neden Reznov'un üzerine bu kadar gidiliyor? Size söylüyorum o benimleydi yani bizimle. Bana yardım etti ve beni hiç bırakmadı. Asla!

    Call of Duty: 2003 – 2010

    Bundan yıllar önce 2015 stüdyosundan bir çığlık yükseldi. Medal of Honor: Allied Assault’u hazırlayan bu eller “bizi görev çağırıyor” nidalarıyla özgürlüğün yolunu tutmuş ve buna “Infinity Ward” ismini uygun görmüştü. Daha önce defalarca bahsetmiştik bu sebeple fazla detaya girmeden kısa bir özet geçmek istiyorum. Medal of Honor serisine yapılan veda Call of Duty’nin de doğuşu demekti. Ama ne doğuş! 2003’ün ekim ayında PC için satışa sunulan ilk yapım milyonlar satmakla kalmadı 110’dan fazla ödülün de sahibi oldu. Bu güzel başlangıç ardından konsol oyunlarını sonrasında da devam oyunlarını getirdi. Activision artık her yıl yeni bir Call of Duty oyunu istiyordu ama Infinity Ward'un tek başına bu kadar hızlı çalışması çok çok zordu. İşte Treyarch’ın bu serideki görevi de böyle başlamış oldu. Her ne kadar Big Red One ile CoD2’nin yan oyunundan öteye gidemese de “yeni nesil anlayışıyla” hazırladığı Call of Duty 3 ile büyük sükse yapmıştı. Tamam oyun mükemmel değildi ama iyi bir çizgi yakalamıştı. Yayımlanan ilk ekran görüntüsünün büyük şaşkınlık yarattığını hatırlıyorum. Öyle ki kısa süre sonra Activision bu resmi Internet’ten kaldırmış ve teaser video yayımlamıştı.

    [Call of Duty: Black Ops]

    Gelelim ikinci çığlığa. İlk çığlığını Call of Duty için atan ve İkinci Dünya Savaşı arenasına kaliteli bir boyut katan Infinity Ward üyeleri ikinci çığlığını da modern arena için attı. Bu daha büyük ve riskli bir projeydi fakat çok başarılı oldu. Yeni multiplayer oynanış sistemi ve aksiyon filmlerini aratmayacak kendine özgü hikâyesi Modern Warfare’ı kolaylıkla en iyi FPS’lerden bir tanesi konumuna getirdi. Modern Warfare serisi toplamda 40 milyona yakın sattı ve 250’den fazla ödüle layık görüldü (Bir çoğu da “yılın oyunu” ödülü). Bu gerçekten inanılmaz bir rekordu. 20 milyon rakamıyla en çok satan FPS oyunu artık bu serinin üyelerinden biriydi (MW2) ve daha önce de online oynanış rakamları yardımıyla yine Call of Duty ismi Guinnes Rekorlar Kitabı’nda geçmeye başladı. Tüm bu etkenler hem serinin geleceğini garanti altına aldı hem de Treyarch’a yeni oyunlar yapması için gerekli zemini hazırladı. Pardon bu ikiliye Sladgehammer stüdyosunu da eklemek gerekir...

    Treyarch’da hava karardı

    Sonunda Treyarch da İkinci Dünya Savaşı defterini kapadı (kısmen). İlk duyurulduğu günden bu yana Black Ops’un tam olarak nasıl bir deneyim sunacağı bilinmiyordu. Vietnam ve Soğuk Savaş bilgileri vardı elimizde ancak bu önemli savaşlarda doğrudan ilgimizin olmayacağını biliyorduk. Stüdyo patronu Mark Lamia bunun için “sadece zaman kavramı” benzetmesini yapıyordu. Tabii ki gerçek olaylardan esinlenmeler olacaktı ama kesinlikle oyunun amacı bu iki savaşı tema edinmek değildi. Nihayet oyun elimize ulaştı ve böylelikle sayısız “hadi canım” “vay be” “yok artık” gibi tepki sözcükleri sarf etmeye başladık.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

    Call Of Duty

    Şu an PC oyunları bölümünde değilsiniz. İnanmak zor geliyor ama artık Call of Duty N-Gage’de. CoD(Call Of Duty)’u N-Gage’nin içine çok güzel yerleştiren Activision firmasına teşekkürlerimizi ileterek yazımıza başlıyoruz.

    Savaş savaş savaş

    Dünya hiç soğumadı; sürekli savaşlar, iç karışıklıklar, problemler hiç bitmedi. Gelişmelerin en başında da II. Dünya Savaşı geliyor. Bu savaş o kadar geniş ve kapsamlıydı ki, onun hakkında yapılan filmler, diziler, belgeseller hatta oyunlar beynimizin bir kenarında kazınmış duruyor. Oyunlar demişken, başarılı-başarısız onlarca yapılan çalışmalardan alnının akıyla çıkan, bizi kendine bağlayan, yemek yemeyi unutturan, geceleri bizi bilgisayarın başında saatlerce oturtan bir yapımdan bahsediyorum, Call Of Duty (COD)! Bütün rakiplerini geride bıraktı, sürekli yenilikler, ilkler yaptı. Çoğu konsollara adını yazdıran COD, bu sefer de bizi N-Gage’de bekliyor. “İyi hoş ta, bunu telefonda nasıl oynayacağız? PC’de zorlanıyoruz, telefonda hiç olmaz bu iş” diyenlere küçük bir cevabım var; Zevk alacaksınız...

    COD tamamıyla üç boyutlu olduğu için kullanıcıya ilk mesajını veriyor, “Beni bırakamayacaksın”. Düşünsenize, bindiniz otobüse, yanınızda sizin yaşlarınızda birisi oturuyor ve cep telefonundaki java oyunlarından birini oynuyor. Kendini kaptırmış giderken, gözü bir anda sizin telefonunuza ve içindeki savaşa, hatta şarjör değiştirme sesine yöneliyor. En fazla 3 dakika sonra yanınızdaki, telefonunu cebine koyup sizi zevkle izlemeye başlayacaktır.

    Call Of Duty’yi sadece 3B ve grafikleri için oynuyorsanız, ağzınız açık ekrana bakakalacağınızı söyleyemem. Bu kadar uzun bir hikayeyi 29 MB’ta kimse sığdıramaz. Demek olmuyor ki grafikler çok kötü. Size bir şey söyleyeyim, oyunu aynen PC’de oynarmış gibisiniz. Kontroller Ashen gibi kötü değil. Çok güzel düşünülmüş ve kullanıcıyı zorlamayacak şekilde dizayn edilmiş. Yavaş yavaş alışıyorsunuz.

    Konusu yukarıda anlattığım gibi II. Dünya Savaşı hakkında. Fakat oyunu oynarken anlıyorsunuz ki, bu savaşın kaderi sizin elinizde. Eğer bir dokümanı istenilen yere taşımazsanız, oranın eksikliğini, savaşın gidişatının değişeceğini anlıyorsunuz. Kısaca savaşın sonu sizin elinizde. Sakın yanlış anlamayın, farklı bir şey yapıp oyunun kaderi değiştirmek gibi bir seçeneğiniz yok. COD’un eksilerinden biri de bu, kısıtlanıyorsunuz.

    Oyun 12 farklı bölümden oluşuyor. Bu bölümleri ister Amerikalı, ister İngiliz, isterseniz Rus olarak oynayamıyorsunuz. İlerledikçe farklı ülkelerin askeri oluyorsunuz ki bu çok iyi düşünülmüş; çünkü COD’u oynayanlar Rus aşığı, Amerikan hastası, İngiliz sevdalısı olmayabilir. Sürekli aynı ülkenin birimi olmayıp, biraz değişiklik yapmış oluyorsunuz. Sadece sizlere, savaşın bütün yönlerini göstermek için düşünülmüş.

    Başlangıca video koymak yerine, 4 resimden ve etkileyici yazılardan oluşan bir slayt koymayı seçmişler. New Game dedikten sonra karşımıza zorluk dereceleri geliyor. Bunlar easy, normal, hard gibi değil de Greenhorn, Regular, Hardened ve Veteran şeklinde adlandırılmış. Tavsiyem Hardened’tir, çünkü kaybedeceğimiz hiçbir şey yok.



    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    BMW M3 Challenge screenshot BMW M3 Challenge size dört değişik oyun modu sunuyor. Bu oyunda alıştırma yaparak dünya çapında online olarak binlerce yetenekli sürücüye karşı gerçek bir yarış yapmaya hazırlanacaksınız. 1000'den fazla sürücünün sürekli elemelerle 14 finaliste düşeceği ve büyük ödülleri olan M3 Challenge World Champion turnuvasına katılacağını bildirmekteler.

    BMW M3 Challenge sürücülük heyecanını farklı boyutlara çıkarıyor. BMW M3 Challenge, BMW´ nin M3 Coupé serisinin resmi oyunu. Oyun BMW M3 hakkında tanıtım amacıyla hazırlanmış. BMW M3 Coupé ile sürüş yapıyormuşcasına bir oyun sizi bekliyor. Oyun; test sürüşü, zamana karşı yarış, hafta sonu yarışları ve multiplayer yarış olarak 4 moddan oluşuyor.


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Blur

    Yarış oyunlarına arcade tadı verildikçe, daha keyifli ve adrenalinleri daha yüksek olmaya başladı. Amaç sadece finiş çizgisini ilk olarak geçmek değil, aynı zamanda hayatta kalmak ve kendini korumak oldu. En hızlı ve son model araca sahip olmak, artık bir yere kadar önemli. Ne kadar zeki hareket edebilir ve çevreyi kendi faydanıza ne kadar fazla kullanabilirseniz, 1. olma şansınız da o oranda artıyor. Artık herşey sadece hız gösterisi değil, aynı zamanda güç gösterisi adeta.

    Kadrana gerek bile yok

    Blur de yukarıda bahsetmiş olduğumuz kategorinin bir elemanı. Yarışmak ve kazanmanın yanında, düşmanları saf dışı bırakmak da ön planda. Zaman zaman stratejiler geliştirmeniz ve bunlara uygun hareket etmeniz gerekebiliyor. Bunu yaparken ise, hız ve heyecan bir dakika olsun düşmüyor. Şahsen ben, Blur’un başında beklediğimden çok daha fazla zaman geçirdim çünkü gerçekten eğlence vaadediyor. Sadece tek kişilik değil, multiplayer oynandığı zaman, eğlence daha da tırmanıyor ve keyifli dakikalar kaçınılmaz oluyor.

    Menüler son derece pratik hazırlanmış. En başta tek ya da çok kişilik oyun modunuzu belirliyor, ondan sonra diğer seçeneklere geçiyorsunuz. Tek kişilik sistemde, asıl mod kariyer modu. Burası, bir bakıma Need For Speed mantığıyla çalışıyor. Bölümler içerisindeki yarışları tek tek geçerek, kilitli olan diğer bölümleri açmaya çalışıyoruz. Bunun dışında, topladığımız achivement’ların gösterildiği yerler, Internet kapışmaları ve yarış içerisinde çektiğimiz fotoğrafların tamamına, tek kişilik oyun menüsünün altından ulaşabiliyoruz. Az evvel de belirttiğimiz gibi; tek kişilik olarak oynayacağınız zaman, vaktinizi çoğunluklu kariyer modu içerisinde harcayacaksınız.

    [Blur]

    Bölüm içlerindeki yarışlar da birkaç çeşitten meydana geliyorlar. Race bildiğimiz yarış ve alt etmemiz gereken birçok yarışçı var. Destruction’da, rakiplerimize çeşitli power up’lar kullanarak, belirli miktarda hasar vermeye çalışıyoruz. Bu power up’lara az sonra değineceğiz. Checkpoint’te ise bölüm içlerindeki checkpoint noktalarından zamanında geçmeye çalışıyoruz. One on one’da teke tek yarış yapıyoruz. Belli başlı yarış mod’larını bu saydıklarımız teşkil ediyor. Bu yarışlardan topladığımız Fan Point’ler birikiyor ve bir sonraki yarışı ve bölümü açmamızı sağlıyor. Aynı zamanda, kullanabileceğimiz yeni araçları da topladığımız bu Fan Point’ler ile serbest bırakıyoruz. Race’lerde mutlaka ilk 3’e girmemiz gerekiyor, yoksa başarısız sayılıyoruz.


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Battlefield 2


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Battlefield: Bad Company 2


    Battlefield: Bad Company 2’nin sunduğu çoklu oyuncu ortamlarından sıkılanlar yaşadı, çünkü EA’in popüler oyunu için yeni bir eklenti paketi gelmek üzere.

    Duyurulan eklenti paketiyle Bad Company 2 tutkunları, Vietnam atmosferini soluma fırsatı bulacak. Sadece multiplayer içeriği geliştirecek bu dijital içerik eklentisiyle oyuncular yeni silahlara, araçlara ve haritalara sahip olacak. Ayrıca o dönemin ayrıntılarını hatırlatan özel seslendirmeler ve müzikler de bu ek paket dahilinde olacak. Şimdi Battlefield Bad Company 2 oyuncularını bu pakette nelerin beklediğine dair ayrıntılara geçelim.

    Ride of the Valkyries Eşliğinde Flamethrower Alevleri

    Öncelikle eklenti dahilinde gelen müzikler arasında Wagner’in meşhur müziği Ride of the Valkyries’in de olacağını belirtelim. Dinlerken insanda saldırıya geçme etkisi oluşturan bu müzik yardımıyla oldukça heyecanlı taarruzlar gerçekleşecek gibi gözüküyor. Oyuna dahil edilecek Flamethrower (Alev silahı) ile birlikte püsküren alevlerin sesleri ve yanan düşmanların çığlıkları savaş ortamını inletecek. Ayrıca Vietnam Savaşı’nın yakın muharebe ortamını yansıtan bunaltıcı çatışmalarda sinematik ölüm kameralarına yer verilecek.

    [Battlefield Bad Company 2: Vietnam]

    Vietnam Modu içerisinde Battlefield: Bad Company 2’de kullanılan teknolojik malzemeler yerlerini dönemin imkanları dahilindeki yardımcı malzemelere bırakacak. Eklenti dahilindeki ortamlarda C4’ler, TNT’ler ile; sağlıkçıların elektro-şok cihazları şırıngalar ile; mühendislerin tamir kitleri ise, kaynak makineleri ile değiştirilecek. Yapılacak değişim sadece görsel tasarıma dayalı olacak. Bu mühimmat ve aletlerin oyun içindeki fonksiyonları ise aynı kalacak.

    Silah tasarımları da dönemin imkanlarına uyum sağlayacak biçimde yenilenecek. Üzerinde "Make war, not love!" gibi ironik sloganlar bulunan silah tasarımlarının eklenti içerisinde olduğu da aktarılan bilgiler arasında yer alıyor.

    Karakter modelleri American GLs ve North Vietnamese Army olarak iki taraf halinde değiştirilecek. Oyuna yansıtılacak olan bu iki tarafın kullanacağı silahlar ve araçlar sadece görsel olarak değil oyun mekaniği olarak da farklı karakteristiklerde sunulacak.


    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]




    Assassins Creed II

    link :
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]





    Anno.1404.Venice



    Geçtiğimiz yaz Ubisoft’un piyasaya sürdüğü Blue Byte yapımı Anno 1404, gerçek zamanlı strateji tanımını yenilemişti. Keşif, ticaret, savaş, diploması ve şehir yönetimi gibi özellikleri tek bir potada eriten Anno 1404, bu tür oyunlar arasında kısa sürede bir hit olmayı başarmıştı. Şimdi ise elimizde Venice var.

    Anno fanları toplanın, özgür ülkenin kaderi sizin ellerinizde.
    Paketin ilk ilgi çeken özelliklerini menülerin sadeliği ve anlaşılırlığı oluşturuyor. Fark edeceğiniz ilk şey, eklenen çevrimiçi oyun modları. Internet ve LAN gibi seçeneklerimiz var. İki seçenekle de arkadaşlarımıza karşı oynayabiliyoruz.

    Venice’in direk bir campaing modu yok. Bunun yerine Venedik (Venice) üzerine yoğunlaşan yeni senaryolar bulunuyor. Ek olarak eski senaryoları da oynayabiliyorsunuz ve yeni eklenen 15 adet senaryo da mevcut. Buradaki kötülük ise, Anno 1404’ün orijinal kampanyasını Venice üzerinde oynayamıyor olmamız. Yine de profiliniz, ödülleriniz, madalyalarınız, açılmış bina ve mücevherleriniz Venice’e transfer oluyor. Bunların yanında yeni madalya ve achievement’lar da mevcut. Oynanabilirlik açısında Venice büyük değişiklikler getirmese de aradaki dengeyi korumak için bazı yenilikler konulmuş.

    [Anno 1404: Venice]

    İlk olarak yeni sabotaj sistemine bakalım. Casuslarınız(Spy) için bir sabotage center(sabotaj merkezi) yapıyorsunuz ve burası aynı zamanda düşmanlarınız gönderdiği casusları farketmenizi de sağlıyor. Bu binayı yaptıktan sonra işlem çok kolay. Düşmanınızın bir evini seçiyor ve adamınızı bu eve girmek için yolluyorsunuz. Eğer düşmanın etrafta aldığı bir güvenlik önlemi yoksa adamınız başarılı oluyor. Bu şekilde bir isyan çıkarabiliyor ya da sularını zehirleyebiliyorsunuz veya bir yangın çıkarıp etraftaki binaların yanmasını sağlayabiliyorsunuz. Evlerin kalitesine göre sahte peygamber bile çıkarabiliyor olmanız güzel bir özellik. Bu gibi yanıltmalar yoluyla, büyük bir ordunuz olmasa bile düşmanınızla savaşabiliyorsunuz. Aktif savaş yapmadan ekonomi ve ticaret yoluyla da üstünlük sağlamak mümkün. Ayrıca her şehrin bir konsülü bulunuyor. Kendi konsülünüzde bir adet sandalyeye sahip oluyorsunuz, ancak siz ya da düşmanlarınız da başka sandalyeler alabiliyor. Kimin daha fazla sandalyesi varsa o kişinin kararları daha etkili oluyor. Bu bir tür oyun içinde oyun.

    Para değil, güç önemli
    Venice’de pek fazla yeni bina veya ünite bulunmuyor. Sabotaj merkezi dışında, adanızdaki binaları takip eden bir bina ve sarayınız bulunuyor. Bu sarayın genişletilmesinden de sorumluyuz. Kendi zevkinize göre düzenleyebilmeniz eğlenceli. Ünite olarak yeni eklenen küçük ve büyük ticaret gemileri göze çarpıyor. Bunlar Anno 1404’deki en iyi gemilerden bile pahalı, ancak daha hızlı ve büyük savaş gemileri kadar iyi savaşabiliyorlar. Yeniliklere bir örnek daha verelim: Northburg veya Venice’le ticaret yaptığınızda, eşya seçeneğini, menünün yanında bulunan küçük zarla rastgele değiştirebiliyorsunuz.

    Düşmanların yapay zekâları da geliştirilmiş durumda. Ancak göze en güzel gelen değişiklik ise animasyonların rötuşlanmış olması. Grafik olarak Venice, ilk oyun kadar güzel ancak daha iyi değil. Yeni ses ve efektler etkileyici. Orijinal Anno 1404’ün tema müziğinin yeni bir versiyonu oyunda mevcut. Kısacası Venice’in güzel bir ek paket olduğunu söylememiz mümkün. 300’ün üzerinde yeni görev, yeni madalya, achievement ve binalar, çoklu oyuncu özelliği ve oynanıştaki yeni seçeneklerle RTS açlığınızı doyuracak cinsten. Özellikle Anno fanlarının kaçırmaması gereken bir yapım.

    link :
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    25 To Life




    GTA adını büyük küçük çoğu kişi bilir. Araba çalmak, hırsızlık yapmak, adam yaralamak vs... bunların çoğunu yapmamıza olanak tanıyordu. GTA’dan sonra mantar gibi bir çok oyun daha ortaya çıktı. Çoğu ünlü seriyi taklit etmişti veya onu temel almıştı. Bazıları iyi bazıları kötü denizde yüzdüler. Şimdi karşımızda yine böyle bir oyun daha geliyor. 25 to Life, suç yapmayı temel alan bir yapım. Temel alması sorun değil de, bunu bize sunabilecek mi?

    Hey adamım

    Kahramanımız zenci ve daha önce bir çok olaya bulaşmış biridir. Son olarak bir iş daha yapıp, ailesi ile huzura ermek ister. İşler istediği gibi gitmez, başı iyice belaya girer. Bir an önce bu pislikten kurtulmalı ve ailesini beladan uzak tutmalıdır. Televizyonlarda hafta sonları öğlen saatlerinde gösterilen, ikinci sınıf Amerikan macera filmlerinin klişe konusu karşımızda.

    25 To Life GTA temelli (Bkz- Suçlar) ve Max Payne tarzında aksiyona sahip olmaya çalışan bir oyun. Her iki yapımdan da bir şeyler almaya çalışmış, yine de bunları becerememiş. En başta karakterimiz hantal, sağa sola atlama gibi bir becerisi yok. İnsan daha hareketli isterdi, Max Payne’deki sağa atla veya sola doğru sıçrarken ateş etmek gibi atraksiyonlar yok. Genel olarak yaptığınız kazık gibi iki adım öteye hoplamak. Zıplaması iyi olmayan karakterimizin eğilmesi de bir garip. Eğildiği zaman paçalı güvercinler gibi yürüyüş şekli akıllara zarar.

    Suç işleme 25 To Life’da yer alıyor, ancak GTA’daki gibi zevkli değiller. Banka soyma, adam öldürme, polislerden kaçmak gibi atraksiyonlara girebiliyorsunuz. Aslında bunlarda görevler, kısaca serbestliğiniz yok, çizgiselsiniz. Genel olarak sizi olayın ortasında bırakıyorlar, yiyorsa buradan kaç diyorlar. FBI, SWAT, polis ne varsa peşinize düşüyor. Siz de bir yol bulup kaçıyorsunuz, genelde de başarıyorsunuz.

    Iron, Lion, Zion

    Kaçmayı başarmak veya görevi yapmak, yapay zeka sayesinde kolay oluyor. Karşınızda olmayan bir yapay zeka var. Genel olarak size karşı koşup ateş etmek veya hiç bir yere saklanmadan çatışma ortasında şarjör değiştirme gibi huyları var. ‘Kekliği düz ovada avladım, kanadını kanadına bağladım’ türküsü bu düşmanlar için söylenebilir. Mesela polisler güya etrafımı sarmıştı, bir tanesi hariç diğerlerini hakladım. Adamın gözü önünde hemen arabanın arkasından dolanarak yan tarafına geçtim. O ise halen ilk göründüğüm noktaya bakıyordu, bir kere ateş ettim bana bakmadı. İkinci atışta aklı başına geldi, ama eşşekler cennetini boylaması bir oldu. Başımdan geçen ufak bir örnek, daha bunun gibi niceleri oyun içinde yer alıyor.

    Konsollar ile aynı zamanda piyasaya çıkan 25 to Life’ın grafiklerinden de ümidi kesin. Güzel değiller, çevre ve bazı zamanlar modellemeler, sanki kara kalemle kargacık bırgacık çizilmiş gibi duruyor. Devşirme grafikler, oradan buradan toplanıp rastgele yapıştırılmış. Bazı zamanlar göze hoş gelebilecek bir iki yer olsa da, grafikler ne yazık ki vasat. Ara sinematikler güzel hazırlanmış, izledikten sonra “Ooo grafikler de iyidir” düşüncesinde oluyorsunuz, ama hayal kırılığı.


    link:
    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]



    Teşekkürler Anlatımlar alıntıdır ancak Uploadlar Tamamen bana aittir.

    --------------------------------------------------------------------
    11-09-11
  3. Üyelik tarihi
    12.12.2011
    Mesajları
    7
    Konuları
    0
    Rep Puanı
    10
    İsim
    Farmer oyunun bir indireyim dedim
    "Sorry, this file has been removed." dedi
    bilginize sunulur...

    --------------------------------------------------------------------
    18-12-11

Benzer Konular

  1. | Dev Tek Link Oyun Arşivim! |
    By Emrex™ in forum Tek Link Oyunlar
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 02-02-13, 18:46
  2. Tek link Oyun arşivim
    By ``V And The Alp`` in forum Oyun Genel
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06-03-12, 19:26
  3. Tek Link Oyun Arşivim
    By tirex in forum Tek Link Oyunlar
    Cevaplar: 17
    Son Mesaj: 10-03-11, 03:05
  4. Bütün Oyun Arşivim tek link çift link
    By IBerk in forum Oyun Genel
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 28-11-10, 12:44
  5. TeK link Oyun Arşivim.
    By furqan26 in forum Tek Link Oyunlar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 05-10-10, 22:10

Bu Konudaki Etiketler

vBulletin® Jelsoft Enterprises Ltd © 2014 / Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1